Doğa'yla İlk 6 Ay

2 yorum

Aslında bu yazıyı biraz geç yazıyorum ama geriye dönüp baktığımda ilk 6 ay nasıl geçmiş yazıya dökmek istedim ki kalıcı olsun. Yoksa "prrrr" uçup gidiyor. Bunu en son Doğa'ya ek gıdaya başlayacağımız zaman Nil'e ne yedirdiğime dair en ufak bir şey hatırlamayınca fark ettim. 5 senede hafızamda bu denli bir boşluk olabiliyorsa 10 sene sonra çocuklar bana soru sorduklarında herhalde boş boş suratlarına bakarım diye düşündüğüm için canhıraş bilgisayarın başına geçtim:) Hem ben okuyup bu günlere geri dönerim; hem onlar okuyup mutlu olurlar; hem de başka annelere ve anne adaylarına fikir vermiş olurum diye düşündüm.

Aslında bu yazıları ay ay yazmak gerekiyor ama benden bu kadarı ancak çıkıyor. Başına oturmuşken de Instagram postu altına yazı yazar gibi iki üç cümle yazıp bitiremiyorum. Hal böyle olunca aralar uzuyor.

Bu yazıyı yazarken Doğa artık hayatımızın bir parçası olmuş durumda ve ilk zamanların şaşkınlığı, iki çocuklu hayata adapte olma gibi süreçleri atlatmış bulunuyoruz. O yüzden daha aklıselim bir halde yazmak hiç de fena olmadı diye düşünüyorum. Doğum hikayemi daha önce yazmıştım. Sonrasında neler oldu ondan bahsedeyim...

Annem hamileliğimin son günlerinde ve sonrasındaki ilk iki hafta yanımdaydı. O iki hafta kim olursa olsun yanınızda biri olması hem akıl hem ruh sağlığınız için çok önemli. Bu nedenle anneniz olsun olmasın teklif edilen yardımları asla geri çevirmeyin. İlk başta "Ben her şeyi hallederim" diye düşünüp anneliğin verdiği tuhaf hormonlarla tüm yükün altına girmeye kalkarsanız vay halinize. Ben hep söylerim; çok şanslıyım ki annem daima yanımda. O iki hafta sadece yemek yapması bile o kadar kıymetliydi ki hiçbir şey yapmasa da olurdu ama her anımıza koşturdu. Onun hakkını nasıl öderim hiç bilmiyorum. Gelelim o iki haftanın sonuna... Biraz sudan çıkmış balık gibi olduğumu itiraf ediyorum ama insana bir güç geliyormuş ve her şeyi bir şekilde hallediyormuş. Tabii en önemlisi eş. Mert başından beri bana yardımcı olduğu için Doğa doğduğunda da bana yardım anlamında çok sorun yaşatmadı. Tabii ki anne olarak yükün çoğu bendeydi ama hafifletmeye çalıştı. Ben Doğa'yı uyuturken o Nil'i uyuttu ki bu öyle "Nil'cim iyi geceler" deyip çıkmak gibi bir şey değil. Kitap okunacak, suyu içirilecek, tuvaletine gidecek... Sonra ev işlerinde yine yardımını eksik etmedi ama buradan da şikayetimi yazayım: Bu yılki basketbol maçları için kombine bilet aldı ve maça gittiği bazı akşamlar benim için biraz zor geçti. Bazen kızsam da bir şekilde idare ettim. Sonuçta benim nasıl kendime ait bir yaşam alanım varsa (son 7 aydır pek de yok) onun da buna ihtiyacı var diyerek durumu çok da büyütmedim. Fakat zamanlama ikinci çocuk doğar doğmaz olmalı mıydı işte ondan emin değilim:)


Gelelim Nil tarafına... Bu süreçte Mert'le ciddi bir farkındalık içindeydik ki süreci en ağır hasarla geçirecek kişi Nil olabilirdi ama biz hem ona hem de ikisine karşı dikkatli davranmaya özen gösterdik. "Dikkatli davranmak" Nil'e ekstra özenli, onu şımartacak şekilde davrandığımız olarak anlaşılmasın. Bilakis biz tamamen eskisi gibi olmaya daha çok dikkat ettik ki iki çocukla bu hiç kolay değil ama onun sağlıklı büyümesi, sevildiğini her daim bilmesi ve en önemlisi Doğa'yla sağlıklı bir ilişki kurabilmesi için bu çok önemliydi. İki çocuklu hayatımızın temel prensibi adaletli birer anne ve baba olmaktı. İkisini de çok seviyoruz demeyeceğim çünkü ikisi de ayrı bireyler ve biz ikisini ayrı ayrı seviyoruz. Kıyaslamıyoruz, aynı cümle içinde Nil ve Doğa'yı olabildiğince karşılaştırma anlamında telaffuz etmiyoruz. Çok da abartmayın diye düşünenler için bunlar çok önemli detaylar. Bence siz de dikkat edin derim. Bunlara dikkat ettiğimiz için mi bilmiyorum ama şu ana kadar aklımda yer edecek bir kıskançlık sahnesi net olarak gözümde canlanmıyor. Elbette ufak tefek problemler yaşıyoruz ama büyütmeden geçiyoruz. Bundan sonra nasıl olur bilemem ama şunu iyi biliyorum ki biz özen göstermeye devam edeceğiz ve duygularını ifade etmesi konusunda onu destekleyeceğiz. Önemli olan içine atıp büyütmeden bizimle paylaşabilmesi ve ona olan sevgimizden şüphe etmemesi. Tek amacımız bunu sağlamak.

Bende neler değişti dersek... Artık tam bir aile olmuşuz gibi hissediyorum. Kardeş şart gibi genellemelerden oldum olası hoşlanmadım çünkü her ailenin dinamikleri farklıdır ve bazen tek çocuk yapmak daha doğru da olabilir. Ancak kendi ailemiz için şunu söyleyebilirim ki Doğa bize çok iyi geldi. Zannetmeyin ki her şey tozpembe ama bunlar olağan ve normal diye baktığım için yazmıyorum bile. Elbette zorlukları çok ama bunları zaten biliyorduk. Yakınmak anlamsız geliyor. Fakat bu süreçte şunu gördüm ki çocuk anne ve babayı hem duygusal hem mental olarak zenginleştiriyor. Örneğin kalbim ikiye bölünmüş gibi hissetmiyorum. Sanki daha da büyümüş gibi demek daha doğru olur. Evin içindeki sesler, canlılık... Bunları seviyorum. Onlar büyüdükçe gelişimleriyle ilgili kitaplar okumak, filmleri anne gözüyle izlemek, olayları anne olarak yorumlamak bana çok şey katıyor. Üstelik Doğa'dan sonra bunları daha da yoğun yaşıyorum. Sanki "Daha Anne" olmuşum gibi hissediyorum. Bundan sonra ise onlarla ilkokula tekrar başlamış gibi olacağım... Sonra ortaokul, sonra lise, üniversite... Yeter ki sağlıklı olalım. Hepsini beraber yapabiliyor olmak eminim çok güzel olacak. 

İki çocuklu hayatta en çok zorlandığım konu ise her şeye yetişmeye çalışmak. Zaten her sabah kalkıp işe gidiyorum ve dönüşte çocukların öz bakımları, günlük tempomuzda yapılacaklar listesini tamamlamak gibi ana görevlerimin yanında daha buraya yazamayacağım bin tane iş çıkıyor ve o telefonuma kaydettiğim yapılacaklar listesi hiç bitmediği gibi devamlı güncellenip maddeleri çoğalıyor. Bazen gün 48 saat falan olsun istiyorum ama bu kadar koşturmanın arasında gece hep huzurlu uyuduğumu fark ediyorum. Çocukların ev içinde yaydığı olumlu bir enerji olduğuna inanıyorum. İşte bu o tempoya rağmen beni ayakta tutuyor. Sanırım bütün anneler aynı duyguyu yaşıyordur. 


Son olarak yazımın ana karakteri, ailenin en miniği Doğa ile ilgili yazacaklarıma gelirsek... Kendisi yarım yaşını tamamladı ve bir hayli yol kat etti. Bizi çok iyi tanıyor, her birimize ayrı ayrı gülümsüyor, değişik sesler çıkarıyor. Yine bu süreçte tıpkı ablası gibi 5,5 aylıkken ilk iki dişini çıkardı. Buçuğu ve iki dişi olması bile aynı ki bu gerçekten ilginç bir deneyim oldu. Anne sütüne devam ediyoruz. 6. ayın ortalarında ek gıdaya da başladık ve şimdiye kadar gayet olumlu devam ediyor. Gündüz uykuları çok kısa sürse de gece güzel uyuduğu için bunu çok problem etmiyorum. Şimdilik kendi kendine yuvarlanarak ve olduğu yerde pergel misali 360 derece dönerek ulaşmak istediği yere ulaşıyor ve bunu yaparken müthiş bir efor sarf ediyor çünkü emekleyemiyor:) Önümüzdeki 1-2 ay içinde emekler diye düşünüyorum. 

İlk altı ayımız bu şekilde geçip giderken geriye dönüp baktığımda yorgun ama mutlu bir ben görüyorum. Gül - diken meselesi... Şimdi sırada 1 yaşına kadar ilk tatil, ilk emeklemeler, ilk sözcükler var. Bundan sonrası bol aksiyonlu. 6+ aylık bebeği olan tüm annelere ve bana kolay gelsin:) 
Read More »

MY LITTLE PONY’İ NEDEN SEVİYORUZ?

0 yorum

Çocuklar belli bir yaşa gelene kadar biz ebeveynler onlar hakkında doğru kararları vermekle yükümlüyüz ve çocuklarımız için verdiğimiz en önemli karar şüphesiz eğitim hayatlarıyla ilgili. Fakat eğitim sadece okul seçimi demek değil. İzledikleri çizgi filmler, oynadıkları oyuncak ve oyunlar da eğitimlerinin birer parçasıdır. Ben Nil’e bu anlamda onu olumlu etkileyecek, oynarken eğlendiği kadar içeriğinde doğru mesajları barındıracak oyuncaklar seçmeye gayret ediyorum. Doğru mesaj derken illa bir şeyler öğretmesi ya da onu eğitmesi gibi değil, ona olumlu duygular yüklemesi anlamında da seçilmiş oyun ve oyuncaklardan bahsediyorum. Bu tabii ki her zaman mümkün olmuyor… Bazen benim beğendiğim ve onun için uygun olduğunu düşündüğüm bir oyuncağı o beğenmiyor. Fakat son bir senedir hem benim hem de Nil’in çok sevdiği “My Little Pony” karakterleri hayatımızda.


Öyle ki geçtiğimiz aylarda yaptığımız doğum günü partimiz de “My Little Pony” temalıydı. Pastasından süslemelerine kadar her şey ponyliydi.


Nil’in okuldan geldiğinde bir saat çizgi film izleme hakkı var ve Minika Çocuk’ta tam 17.00’de My Little Pony başlıyor. Nil küçüklüğünden beri çizgi filmleri İngilizce izlediği için ben dil seçimini İngilizce’den yana kullanıyorum. Siz Türkçe de izleyebilirsiniz ama benim gibi İngilizce izletmeyi tercih ediyorsanız böyle bir seçenek de mevcut. My Little Pony’nin çizgi film olarak mottosu “Arkadaşlık sihirlidir.” Öyle ki altı ponyden her biri arkadaşlıkta bir ögeyi temsil ediyor. Bunlar iyilik, sadakat, dürüstlük, cömertlik, mutluluk ve sihirden oluşuyor. Sihir de çocukların hayal dünyası için seçilmiş güzel bir öge. Ponyler arasındaki arkadaşlık ve paylaşma konusunda çok güzel mesajlar var ve sosyal hayata dair alt metinde güzel bilgiler veriliyor. Çizgi film 2011’den beri yayınlanıyormuş, yani aslında Nil doğduğundan beri ama biz son iki senedir yayınlanan bölümlerine hakimiz. Bu sezonun teması “Equestria’yı Keşfet”. Bununla ilgili My Little Pony’nin bir de web sitesi var: www.ponydunyasi.com Sitede pek çok oyunun yer aldığı gibi yazdırılabilir Pony boyama sayfaları da mevcut. Anne babalar da ponyleri yakından tanımalarını sağlayacak http://mylittlepony.hasbro.com/tr-tr/parents/ sayfasına bakabilirler. Sonuçta çocukların ne izlediğinden uzak kalmamak gerek:) Çizgi filmleri televizyon yerine youtube’dan izlemek isterseniz ise youtube sayfaları: youtube.com/mylittleponytr



Biz evde bütün Pony serisini tamamladık ve Nil onlarla çok güzel oyunlar kuruyor. Favori karakteri ilk başta Fluttershy’ken şimdi Twilight Sparkle’ı daha çok sevdiğini söylüyor. Bazen benimle, bazen babasıyla, bazen bir arkadaşıyla beraber konuşturuyor.


Dışarı çıktığımızda ise bunu kendi kendine yapıyor ki izlemesi ayrı bir keyif. Biz daha ponylerle uzun süre beraberiz gibi görünüyor. Zaten Nil büyüdüğünde arkadan kardeşi geliyor ve büyük ihtimalle o da ponyleri çok sevecek. 

Read More »

İkinci Doğum Hikayem

6 yorum

Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum çünkü anlatılacak hem çok fazla, hem de çok az şey var ama kısaca özetlemek gerekirse uzun bekleyişli, aynı zamanda çok kısa zamanda gerçekleşen bir doğum oldu. 


İkinci hamileliğimin nasıl geçiyor olduğunu şu yazımda 19 haftalıkken yazmıştım. Fakat son haftalar benim için hiç geçmek bilmedi. Neden bilmiyorum (sanırım karnım çok aşağıya inmişti ve taşımakta zorlanmaya başlamıştım) ama Doğa'nın hep "due date" dediğimiz beklenen tarihten 1-2 hafta erken geleceğine inanmıştım. Bırakın erken gelmeyi 40 + 3 yani beklenen tarihten tam 3 gün sonra dünyaya geldi. Özellikle son hafta yaşadığım stres git gide arttı ve moralim yerlerdeydi çünkü ilki gibi normal doğum yapmak istiyordum ama Doğa kilo olarak önde gidiyordu ve belli bir kilo sonrası normal doğum çok zordu. Üstelik habire dönüyor, doğum pozisyonunu bir hafta alıyor (hah oldu artık gelmeye hazır diyoruz) öbür hafta bir bakmışız kafası yukarı çıkmış dönmezse ne yapacağız mecbur sezaryen diyoruz. Tabii ki ilk düşündüğümüz ikimizin de sağlıklı bir şekilde bu süreci sonlandırmamızdı ama bir kadın olarak aynı doğum şeklini ikinci defa (hatta daha rahat bir şekilde) gerçekleştirme isteğim de gayet normaldi. İlki sezaryen olsaydı bunları hiç düşünmeyecektim ama bu durumda tek yapabildiğim dua edip bol bol Doğa'yla konuşmak oldu. 

Ben böyle gelgitler içinde son haftayı geçirirken son doktor kontrolüm 13 Ekim Perşembe - due date'ten bir gün önceydi. Ultrasonda Doğa'nın normal doğum pozisyonunu aldığını görüp çok sevindik ve bir sonraki kontrol için (şayet hafta sonu doğmazsa) 17 Ekim Pazartesi için gün aldık. Pazartesiden sonra da hala gelmezse suni sancı ile doğum planı yaptık. O Cuma ve hafta sonu bekleyişte benim için saatler geçmek bilmedi. Her kasılmayı acaba sancı mı diye karşılayıp "Hadi gel artık Doğacık" diye diye üç günü bitirdim. 


Sanırım kendi gelmeyecek ve mecbur suni sancı alacağım diye düşünüp yatağa yattığım Pazar gecesi sabahı 17 Ekim Pazartesi 06.00 gibi uyandım. Duş almaya hazırlanıyordum ki 6.30 gibi bir anda suyum geldi. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Doktorumu aradım; hemen doğumhaneye gelin demesiyle toparlandık. Zaten 1-2 haftadır her ince ayrıntısına kadar hazır olan hastane çantamı yanımıza aldıktan sonra annem ve Nil'i evde bırakıp Mert'le hastane yoluna düştük. Başta hiç sancım yoktu ama arabada her üç dakikada bir şiddeti giderek artan sancılar da gelmeye başlayınca anladım ki doğum yakın ama ilk doğumumu 6 saatte yaptığım için bunun da minimum öğle saatlerinde gerçekleşeceğini düşünüyordum. Öğle saatlerini bırakın 1-2 saat bile sürmedi:)



Beni hastaneye varır varmaz doğum katına aldılar. Orada tek istediğim bir an önce epidural alıp en azından sancılar artmadan minimum ağrı ile doğuma girmekti ki bu konuda doktorumla defalarca konuşmuştuk. İlk doğumumdaki epidural faciasından sonra (yapılmıştı ama bende tutmadı) bunda kesinlikle iyi bir uzman istediğimi bilen doktorumla katateri takacak doktoru bile belirlemiştik. Fakat kendisi geldiğinde "Mümkün değil yapamam. Daha katateri takarken doğum gerçekleşebilir" demesiyle beni hemen doğumhaneye aldılar. Bu sırada sancılar öyle şiddetlendi ki ben "Ne kadar az zaman kalırsa kalsın epidural takın" diye bağırırken doktorumun "Bunun için zaman yok. Bebek gelmek üzere" demesiyle Doğa doğdu. Tek hatırladığım sancıların şiddetiyle "Epidural istiyorum!" diye bağırdığım anlar ve Mert'in çaresizlik içinde beni sakinleştirme çabaları.



O kısa ama hareketli dakikaların sonunda ise nihayet Doğa kucağımdaydı ve biz yine dünyanın en güzel duygusunu yaşarken bulduk kendimizi. Doğar doğmaz hemen sağlıklı mı diye Doğa'nın bütün vücudunu baştan aşağı taradığımı hatırlıyorum. Binlerce şükür ki gayet sağlıklı görünüyordu. Sonrası malum... Hastane odasına çıkış, ilk emzirme, kontroller vs. Zaten ertesi gün ayağa kalkıp normal hayatıma devam edebilir seviyeye gelmiştim bile. Evet normal doğum yorucu, yıpratıcı ve kolay değil ama bir şekilde bitiyor ve hayatınıza kaldığınız yerden hemen devam edebiliyorsunuz. Bir nekahet - yatma süreci yok. Bu yüzden epidurali her iki seferde de çok istemiş ama ikisinde de yaptıramamış olmama rağmen normal doğum için her zaman "iyi ki" diyebiliyorum. Fakat bunu kendi bedenim için söyleyebiliyorum çünkü bunun çocukla ya da annelikle alakalı olduğuna inanmıyorum. Doğum şekli tamamen annenin kendi bedeniyle ilgili karar verdiği bir konu ve benim için dışarıdan müdahaleye son derece kapalı. Bu yüzden günümüzde hiç bitmeyen sezaryen - normal doğum tartışmaları da bana göre çok anlamsız. Herkesin anneliği de doğumu da kendine. 



Sonuç olarak ben doğum defterini burada kapatıyorum:) İki çocuğumuza da Allah sağlık versin. Gerçekten yürekten çocuk isteyen herkes de dilerim evlat sahibi olsun. 


İlk doğum hikayemi okumayanlar varsa o da BURADA
Read More »

Hamilelikte Kullandığım Ürünler

0 yorum

Aslında bu yazıya ikinci hamilelikte kullandığım ürünler diye başlık atsam sanıyorum daha anlamlı olurdu çünkü ilk hamilelikle ikinci hamilelik arasında kullanılan ürünlerde bile inanılmaz farklar var. Diyeceksiniz ki ilki, ikincisi var mı? Neticede hepsi hamilelik. Aslında tam olarak öyle değil çünkü daha bilinçli ve tecrübeli olmak ikinci hamilelikteki en büyük fark. Örneğin beş sene önce Nil'e hamileyken çatlakları önlemek başlıklı şu yazıyı yazmışım. Hatırlıyorum da düzenli olarak kullandığım o Mustela ürünlerini hiç aksatmamıştım ve hiç çatlak olmadan bitirdiğim hamileliğimi o kremlere bağlamıştım. Halbuki hiç ilgisi yokmuş çünkü çatlak tamamen genetik ve cilt yapısıyla alakalı bir durummuş. 


Bu kanıya nereden vardın derseniz bu hamileliğimde düzenli bir krem kullanmadan, hatta sadece (her zamanki ritüelim olan) duştan sonra bebe yağı kullanımı dışında bir şey yapmadan 8. ayın ortalarına kadar geldim ve hiç bir çatlağım olmadığını söyleyebilirim. Bence bu konudaki en önemli unsur cilt tipiniz. Benim karmadan yağlıya dönük bir cildim var ve sanırım cildim neme ihtiyaç duymadığı için çatlamadı. Kuru bir cildiniz varsa düzenli krem kullanmaya ihtiyacınız olabilir ama yine de benim ilk hamileliğimde yaptığım gibi illa çatlak kremi olarak piyasada satılan ürünleri almanıza gerek yok çünkü ana unsur vücudu iyi nemlendirmek. Bunu iyi bir kuru yağ ya da bebe yağıyla da yapabilirsiniz. 


Peki hamile kaldığımı öğrendiğimde kullandığım cilt ürünlerini hiç mi değiştirmedim? Doğrusunu söylemek gerekirse çoğunu değiştirmedim. Örneğin makyajımı organik ürünlerle yapmıyorum. Sadece eskiden olduğu gibi bilinen, iyi markalardan aldığım ürünleri kullanmaya devam ediyorum. Şampuan, yüz temizleme jeli vs. kullandığım ürünler de aynı. Fakat beni hamile kalmadan da rahatsız eden ve zararlı olduğunu bilerek kullandığım tek ürünü hemen değiştirdim. O da koltuk altı roll-onuydu. Daha önce güzellik marketlerinde satılan şeffaf, güzel kokulu bir roll-onu zararlarını bilmeme rağmen kullanıyordum. Roll-onların pek çoğunda ter kokusunu önlemek için alüminyum var ve bu madde ciddi anlamda zararlı çünkü ter bezlerini tıkayıp içeri hapsolan alüminyum meme kanserine sebebiyet verebiliyor. Emzirme dönemini de düşünürsek hamile veya emziren bir kadının kullanması gereken son ürün diyebiliriz. Aslında kimsenin kullanmaması gereken bu roll-onlara alternatif araştırırken içime en çok sinen marka Schmidt's oldu çünkü ürünlerinin hepsi organik ve aynı zamanda vegan. Organik ürün satan bir web sitesinden hemen sipariş verdim ve hamileliğimin neredeyse başından beri kullanıyorum. Bu ürünün birkaç değişik kokulu olanı var ama ben lavantayı çok sevdiğim için lavanta - ada çayı kokulu olanını tercih ettim. Siz birkaç çeşidi daha var, onlardan da tercih edebilirsiniz. 


Hamileliğim boyunca özel olarak dikkat ettiğim bir diğer konu ise güneşten korunma oldu. Normalde de kullandığım Bioderma Hydrabio 30 spf faktör kremimi hiç ama hiç aksatmadan uyguladım. Makyaj yaptığımda makyaj altı bazım oldu. Makyaj yapmadığımda ise bu kremi sürmeden dışarı çıkmadım. Bunun nedeni tabii ki hamilelikte cildin leke yapmaya çok müsait olması ve gittiğim dermatologun önerisiydi. Sonuç olarak leke problemi yaşamadan bu süreci bitiriyorum. Eğer hamileyseniz ya da hamile kalmayı düşünüyorsanız bu detayı atlamamanızı tavsiye ederim çünkü sürekli aynaya baktığınızda karşılaşacağınız lekeler canınızı sıkabilir. Bunu önlemek ise çok zor değil. 

Sonuç olarak şu an 35. haftamdayım yani son 5 haftaya (Doğa hanım daha erken gelmezse) girdik ve kullandığım ürünler bu şekilde. Ben bu ürünleri doğum sonrasında da aynen kullanmaya devam edeceğim. Özellikle roll-on konusunu hamile olun ya da olmayın dikkate almanızı tavsiye ediyorum. Bazen benim yaptığım gibi "bir şey olmaz" diye kullandığımız ürünler sağlığımızı tehlikeye atabilir. En azından bu ürünleri minimuma indirmekte yarar var. 
Read More »

İkinci Hamilelik Nasıl Geçiyor

4 yorum

Bu yazıyı hamileliğimin 23. haftasında hastanede üç tüp kan alımı üstüne şeker yüklemesi yapıldıktan sonra lobide beklerken yazıyorum. Tam üç saat hastane sınırlarına çıkmamam gerekince "Madem bu kadar boş zamanım var; ben de yazmak için biriken yazılarımdan birine el atayım." diye düşünerek bilgisayarımı yanıma aldım ve çok da zaman geçmeden (hamileliğin yarısını geçtim - daha ne kadar gecikmeyeceksem :) ) 'İkinci hamilelik nasıl bir şey?', 'Neler değişti?' yazımla bu araya bir son vermek istedim. 


Sanırım benim kaderimde hiç bir zaman yatarak, dinlenerek geçirilen bir hamilelik olmayacakmış ki her ikisi de inanılmaz yoğun ve bir o kadar da yıpratıcı süreçlerden geçerek ilerledi. Daha önceki yazılarımdan takip edenler bilirler: İlk hamileliğim tez yazarak son derece sıkıntılı geçmişti. Temmuz gibi jüri karşısına geçip tamamladıktan sadece bir buçuk ay sonra ise Nil doğmuştu, yani sadece o bir buçuk aylık süreçte rahat bir dönem geçirmiştim. O da zaten bebek hazırlıkları ile geçmişti. Bu hamileliğimde ise kendi üniversitemde çalışırken part time özel üniversitede ders verme teklifini kabul ettikten üç hafta sonra öğrendiğim hamileliğimle kendimi büyük bir koşuşturmaca ve yorgunlukla geçen günler içinde buldum. 6. hafta ile 20. hafta arasında geçen 14 hafta (tam 3.5 ay) benim için kabus gibiydi. İnanılmaz mide bulantılarım vardı ve sorumluluklarımı yerine getirmek zorundaydım. Ben mizaç olarak çabuk pes etmeyi ve insanları hayatının akışına göre yönlendirmeyi sevmeyen biriyim. Böyle insanlardan da hiç hoşlanmam. Evde eşiyle yaşadığı problem yüzünden tüm gün çalışma arkadaşlarına surat yapan insanlar kadar eleştirdiğim ve yanlış bulduğum bir şey daha yok. Kimse kimsenin özel hayatında yaşadıkları yüzünden birbirini çekmek zorunda değil. Ben de hamilelikle ilgili yaşadığım sıkıntıları bu dönemde olabildiği kadar kimseye yansıtmamaya çalıştım ve derslerimi elimden geldiği kadar düzenli götürmeye gayret ettim. Doktorumun sana iki haftalık rapor yazacağım dediği son noktada bile istemedim ve alnımın akıyla çok şükür ki bu süreci tamamladım. Fakat çok yıpratıcıydı ve kimseye yansıtmadım derken Mert'i kastetmedim. Tüm sıkıntılarımı çekti, mide bulantılarım yüzünden giremediğim mutfakta yemek de yaptı. Tüm hayıflanmalarımı da dinledi. Sevgili eşime teşekkürüm ayrı ama iyi günde kötü günde dedikleri bu olsa gerek. İyi ki vardı ki onun sayesinde bir nebze daha kolaylaştı hayatım. 


Aynı anneden farklı çocuklar nasıl oluyorsa her hamilelik de birbirinden farklı ilerlermiş. Nil'de de mide bulantılarım olmuştu ama bu bambaşka geçti ve sabah öğle akşam sırf bulantılarımı bastırsın diye kuru tost yedim. Bu da bana bir hayli kilo aldırdı aslında. 23. haftamda 10. kilomu almış bulunmaktayım. Nil'de toplam 20 kilo ile hamileliğimi bitirmiştim ve bu kiloları aşırı tatlı yememe bağlamıştım. Bu hamileliğimde ise neredeyse hiç tatlı yemiyorum (canım hiç istemiyor) ama o tostlar bir şekilde kilo olarak bende kaldı. Bakalım bu hamilelik kaç kilo ile bitecek? 


Hamilelik kilolarını dert ediyor musun diye sorarsanız ilkinde çok endişeli olduğumu ama bu hamileliğimde hiç umursamadığımı söyleyebilirim. İlkinde endişeliydim çünkü verememe olasılığım vardı ve bu ilk tecrübemdi. Fakat gördüm ki doğru beslenmeyi öğrenince bu kilolar kalıcı değil ve hızla vücudunuzu terk ediyor. Tabii bu süreçte oturup tatlılar, hamur işleri yerseniz bu pek de mümkün olmaz. Doğru beslenmeyi de Nil 6 aylıkken gittiğim diyetisyenim ile öğrendim. Artık ne yiyip ne yememem gerektiğini çok iyi biliyorum ve şu an yaptığım tek şey 'çok yedim karnım çıktı' derdi olmadan dilediğim gibi yiyip içmek:) Bir daha bu fırsatı yakalayamayacağım neticede:) 


Ve gelelim Nil'e... O bu süreci çok mutlu geçiriyor çünkü bir ara sürekli "Anne benim de kardeşim olsun; evde oyun oynayalım; ben onu çok severim" gibi cümlelerle okuldan geliyordu ve hayalleri gerçek oldu. Kardeşinin cinsiyetini öğrenmeden önce ise erkek olma olasılığını sürekli reddediyor, "Erkek olursa geri göndeririz!" gibi tuhaf ve komik cümleler sarf ediyordu. Biz "Olur mu? O senin kardeşin, onu da çok seversin" diyerek tüm dil dökmelerimize rağmen bu olasılığı reddediyor; "Hayır, benim kız kardeşim olacak." deyip duruyordu. O kadar çok söyledi ki bir şeyi 40 kere söylersen olurmuş misali cinsiyetini öğrendiğimizde onun için bir ayrı sevindik. Bebeğin cinsiyeti tabii ki bizim için de önemli değildi. Önemli olan sağlıklı olmasıydı ama içimizde bir yerlerde biz de hep kız olsun istiyorduk ki bunu en yakınlarımız iyi biliyorlardı. Hep iki kız olurlarsa birbirleri ile hayat boyu arkadaş, birbirlerine yoldaş olurlar diye içimizden geçirdik yalan yok. Umarım birbirilerini çok severler ve her daim birbirlerine destek olurlar. Peki Nil'deki bu sevinçli ve heyecanlı süreç kardeşi doğduktan sonra da devam edecek mi derseniz o konuda ne desem yalan olur çünkü bu konuda herhangi bir tecrübem yok. Fakat ben yine de gönlümü ferah tutup pozitif bakmayı tercih ediyorum ve bu sürecin doğrudan bizimle alakalı olduğuna inanıyorum. Umarım bu sınavları da en güzel şekilde atlatırız...

Read More »

Zootropolis Galası ve Yorumlarım

0 yorum

Cumartesi günü Disney'in yeni filmi İngilizce adıyla "Zootopia" Türkçe adıyla "Zootropolis"in galasına davetliydik. Disney filmlerini hep çok sevmişimdir. Bir de animasyon olunca hemen planlarımız arasına dahil ettik. 


Nil'i üç yaşından beri çok sık olmasa da sinemaya götürebiliyorum ve o da benim gibi film izlemeye bayılıyor. Patlamış mısır alıp film izlemek bizde şimdiden bir ritüel haline geldi. Bazen evde de mısır patlatıp bu ritüeli devam ettiriyoruz ama bence en önemlisi hiç sıkılmadan izleyebilmesi. "Ben sıkıldım" ya da "başka bir şey yapalım mı" dediğini hatırlamıyorum mesela. Sonuna kadar tüm animasyon ve çizgi filmleri izliyor. Ben zaten biraz da kendi kontrolümde olması için küçüklüğünden beri izlediği - izleyeceği çizgi filmleri kendim de izliyorum. Belki beraber izlediğimiz için belki de TV bizde sınırlı olduğu için bu tip filmleri izlemeyi bir ayrı seviyor.

Galada filmi beklerken... Sude ve Ada ablalarına çok teşekkür ederiz. Sayelerinde çok güzel zaman geçirdi. Annelerinin dopdolu blogu da burada: www.latigul.com


Ve filmi beklerken herkesin elinde telefon ve kameralarla beklediği an geldi: Filmin ana karakterlerinden tilki Nick'i seslendiren Cem Yılmaz da oradaydı ve salona gelir gelmez etrafı bir anda selfie yapmak isteyenlerle çevrildi. Bizim o kalabalığa girmemiz hem mümkün olmadı hem de ben açıkçası çok istemedim. Nil için çok bir şey ifade etmiyordu. Fakat bir önceki Disney filmlerinden biri olan Frozen'da Elsa kostümlü kızla fotoğraf çekinmek için kuyruğa girdiğimizi de belirtmeden geçemeyeceğim:) 


Karnımdaki beş aylık miniğin de ilk filmlerinden biri olarak tarihe geçebilir. 

,,

Ve patlamış mısırlarla film izlemeye hazırız...


Gelelim filmle ilgili yorumlarıma... Öncelikle film 10 Haziran 2016 tarihinde gösterime girecek. Ben normalde animasyonları orijinal seslendirmeleriyle izlemeyi daha çok sevmeme rağmen Zootropolis dublajının şahane olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Cem Yılmaz Nick karakterini harika seslendirmiş ama diğer karakterlerin seslendirmeleri de kesinlikle çok başarılıydı. Gönül rahatlığıyla Türkçe dublajlı olanına gidebilirsiniz. Eklemek istediğim bir diğer detay ise bu filme ailecek gidebileceğiniz çünkü sadece çocuklara değil büyüklere de hitap ediyor ve iki profili de çok güzel yakalıyor. Biz de en az Nil kadar eğlendik. İzlemek isteyenler için konusu hakkında detay vermek istemiyorum ama benim Inside Out'tan (Ters Yüz) sonra en sevdiğim animasyon oldu. Eminim siz de çok seversiniz. Bir hafta sonunuzu ailecek bu filme ayırmayı unutmayın derim. 


Bu da farklı açıdan "ailemiz büyürken Zootropolis galası pozumuz" :)

Şimdiden iyi seyirler...
Read More »

KIRLENMEK GUZELDIR DEMEKTEN VE UYGULAMAKTAN CEKINMEYIN

0 yorum

Geçtiğimiz hafta sonu OMO ve Hürriyet Bumerang iş birliğiyle hazırlanmış harika bir etkinliğe ailecek katıldık. Etkinlik boyunca OMO’nun “Kirlenmek Güzeldir” felsefesiyle eş değer pek çok aktivite yapıldı ve Nil o kadar eğlendi ki etkinlik sonunda bize heyecanlı bir şekilde yaptıklarını anlatırken yorgunluktan arabada uyuyakaldı. Bu mutlu bir yorgunluktu ve her gün bu şekilde kirlenerek, doğa içinde, özgürce oynayarak zaman geçirmekten hiç sıkılmayacağından emindik ama ne yazık ki artık öyle bir toplumsal değişim içindeyiz ki bu ortamları çocuğumuza sunmak için ekstra gayret sarf etmek durumundayız. Oysaki bundan 15 – 20 sene öncesinde bu ortam pek çok çocuk için doğal ortamdı ve aileler belki bu doğal yaşantının çocukların üzerindeki olumlu etkisinin farkında bile değillerdi. Şimdi ise dediğim gibi bu ortamları ebeveynler olarak özel bir çaba ile yaratma gayretindeyiz. 


Tam da bu düşünceler içindeyken OMO etkinlik boyunca sadece çocuklarımıza yönelik değil, biz anne babalara da yönelik güzel bir program hazırlamıştı ve biz de Kirlenmek Güzeldir Türkiye Danışmanı Prof. Dr. Yankı Yazgan’dan çok önemli bilgiler aldık. Aynı zamanda kendisine aklımızı karıştıran soruları da sorma imkânı bulduk. Yankı bey ve OMO yetkilileri bizimle OMO Global Çocuk ve Oyun Araştırmalarının sonuçlarını paylaştılar. Araştırma bizi hem çok şaşırttı, hem de düşündürdü. Ben de edindiğim bu bilgileri sizlerle de paylaşmak istedim:

Araştırmanın bana göre en çarpıcı noktası Türkiye’de yaşayan çocukların %61’inin bir günde 1 saat ya da daha az sürede dışarıda vakit geçirdiği gerçeğiydi. Özellikle bu sürenin mahkûmların açık havada geçirdikleri süreden daha az olduğunu öğrenmemiz biz ebeveynleri bir hayli etkiledi. Hatta tam da bu konuda OMO’nun hazırladığı yeni reklamı izlerken gözyaşlarımızı zor tuttuğumuzu itiraf etmem gerek. İzlemeyenler için “Çocuklar Dışarı Çıksın” temalı reklam filmini de paylaşıyorum:  


Araştırmanın en çarpıcı boyutlarından biri de ebeveynlerin dışarıda oynamanın çocukların gelişimleri açısından ne kadar önemli olduğu konusunda bilinçli ve farkında olmaları. Bununla ilgili pek çok sebep var. Biz de toplantıda kendi kaygılarımızdan bahsederken pek çoğumuzun benzer kaygılar içinde olduğunu fark ettik. Eskiden mahalle kültürüyle büyüyen ve anneleri babaları olmadan sokakta dilediğince koşup oynayabilen çocukların güvenlik kaygısı ve yeni yaşam alanları sebebiyle var olmadığını birbirimize hatırlattık. Biz de şu anda pek çok yere nispeten güvenli bir semtte yaşamamıza rağmen ben de Nil’in benim gözetimim altında olmayan bir şekilde dışarıda oynadığını hayal bile edemiyorum. Bununla ilgili o kadar çok etken var ki hangi birini sayacağım konusunda endişeliyim. Fakat pek çok kişi gibi benim de en büyük kaygım güvenlik. Eğitimsizliğin ve suç oranının bir hayli yüksek olduğu bu dönemde çocuklarımız için dikkatli olmak zorundayız ve bu zorunluluk da maalesef çocuklarımızı olumsuz etkileyebiliyor. Biz her ne kadar elimizden geleni yapıp çocuk parkına ya da açık alanlara götürmeye çalışsak da herkeste böyle seçenekler ya da zaman mevcut olamayabiliyor. Ben de çalışan bir anne olarak bazı günler eve gelip sadece dinlenmek istiyorum ve her gün Nil’i dışarı çıkaramıyorum. Evet, kreşte güzel bir bahçeleri var ve her gün orada güzel zaman geçirdiklerini biliyorum ama bu elbette ki yetmez diye düşünüyorum. 



Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın bir diğer değindiği konu ise ailelerin ekranlara bakıcılık görevi üstlendirmesi. Bu konudaki düşünceleri şu şekilde:  “Dijital dünyaya doğan bir nesil yetiştirdiğimiz gerçeğini kabullenmeliyiz, çocukların dijital teknolojiyle iç içe büyümesine karşı çıkmak hayatın akışına aykırı. Burada dikkat edilmesi gereken teknolojiyi ve ekranları çocuk bakıcısı olarak ya da ilişkiyi, sahici deneyimi engelleyici biçimde kullanmamak.. Ekran ile ilişki artıp ekran hem bir oyun yeri ve hem de oyun arkadaşı haline gelince oyun dengesizliği karşımıza çıkıyor. Ebeveynlere düşen sorumluluk, içeride ve açık alanda oynanan oyunlar ile ekran başında ve ekran dışında oynanan oyunlar arasında bir zaman dengesi kurabilmeleri için çocuklarına rehber olmak”. 

Yankı beyin dediği gibi çağın gerekliliği olan teknolojiden çocukları tamamen uzaklaştırmak bir çözüm değil ama etkili ve amaca uygun kullanmalarını sağlamak ve de kontrol altında tutmak çok önemli. 



Sonuç olarak ne olursa olsun hiçbir sanal ortam, ekran ya da oyuncak dışarıda oynamayla eş değer değil ve bunu bilimsel gerçekler de bize bir kez daha gösteriyor. Bu konuda daha da bilinçlenmemize ve kamuoyunda genel bir farkındalık yaratmaya büyük çaba gösteren OMO’yu bu büyük proje için bir kez daha takdir ettim ve kendilerinin pek çok kurum ve kuruluşa rol model olduklarını düşündüm. Benim ekleyebileceğim tek şey farkındalığımızı eyleme dönüştürme fikrinin gerçeğe taşınması ve bu konuyu ertelememiz çünkü çocuklarımız çok çabuk büyüyorlar ve açık havada oynamanın zevkini doyasıya almış bir çocuğun mutluluğunun hiçbir oyuncağa sahip olmakla aynı olacağına inanmıyorum. Reklamda belirtildiği gibi “bırakın çocuklar sokağa çıksın.” 

Yazımı bitirmeden bir de duyuru paylaşmak istiyorum: 28 Mayıs Dünya Oyun Oynama Günü ve Beşiktaş'ın çeşitli semtlerinde çocuklar için çok güzel etkinlikler düzenlenecek. O güne plan yapmayın ve bu harika günü kaçırmayın derim.




Read More »

Play-Doh ile Hem Eglenceli Hem Ogretici Saatler

0 yorum

Çocukların oynamaktan en keyif aldıkları oyunlardan biri hiç şüphesiz oyun hamuruyla yaratıcılıklarını konuşturmaları. Fakat işin içine bir de oyun hamuru setleri girdiyse uzun süre oynayabilecekleri kesin. Öyle ki bu setlerle ben bile Nil’le başından kalkmadan uzun süre oynayabiliyorum. O da ben yanında olduğum ve onunla oynadığım için daha mutlu oluyor. 


Özellikle anne kız olarak kurabiye yapmayı çok sevdiğimiz için “Play-Doh Neşeli Pastacı” oyun setinden çıkan ekipmanın tam bize göre olduğunu söyleyebilirim. Biz bu oyun setiyle kurabiyeler, cupcakeler, pastalar yapıp üzerilerini çeşitli şekillerle süsledik. Süsleme kısmı da bir o kadar eğlenceliydi ki setin içinden çıkan minik kalıplar onu uzun süre oyaladı. 

Bu setler aslında oyun hamuruyla direkt oynarken sıkılma noktasında çok faydalı oluyor çünkü uğraş ve ince iş gerektiren pek çok detayı var. Bu ince işler tabii ki ince motor gelişimlerini olumlu yönde etkilerken yaptıkları bir şekli süsleme aşaması da uzun süreli konsantrasyon becerilerini artırıyor. Kısacası çocuklar eğlenirken biz ebeveynler de bu eğlencenin faydalı taraflarıyla mutlu oluyoruz. Eğer siz de bu tip bir oyun arayışındaysanız bu oyun setleri hem size hem de çocuğunuza çok iyi gelecektir ki ben hamurlarla oynamanın bir çeşit zihin boşaltma ve rahatlama yöntemi olduğunu da düşünüyorum. 

Peki bu setler için alt yaş sınırı ne derseniz +3 diyebilirim. Nil 4 yaşında ve çok eğleniyor ama büyüdükçe daha da beğeneceğinden eminim. 

Bu da videomuzdan kısa bir kesit: 

Read More »

Çocuklara Müzikal: SEZUŞ’UN HİKAYELERİ EFE İLE BULUT OSMAN BEY'E KARŞI

0 yorum

Müzikalleri oldum olası çok sevmişimdir. İzlerken hem kendinizi hikayeye kaptırır hem de ruhunuzun müziğe doyduğunu hissedip kendinizi ödüllendirmiş olursunuz. Çocuklar için müzikal fikri ise kesinlikle çok daha anlamlı ve özel çünkü çocuğunuza küçük yaşta tiyatro sevdirmek istiyorsanız en güzel seçeneğin çocuk müzikali olacağını söyleyebilirim. Bu bağlamda çocuğu için güzel bir başlangıç yapmayı düşünen ya da farklı bir aktivite arayan anne ve babalara güzel bir haberim var: Türkiye’nin en büyük müzikli tiyatrosu “Sezuş’un Hikayeleri: Efe ile Bulut Osman Bey’e Karşı” büyük bir turne ile Türkiye’yi dolaşacak ve sadece İstanbul’daki değil pek çok şehirdeki çocukları mutlu edecek: #EfeileBulut ve efeilebulut.com 


Sezen Aksu’nun Çakkıdı, Şarkı Söylemek Lazım, Tiki Tak gibi çok sevilen şarkılarının söylendiği müzikli oyun IEG, yani İstanbul Entertainment Group tarafından sahneye taşınıyor. Oyunun konusuna gelince tüm olanlar bir mahallede geçiyor. Hayvanları çok seven Efe’nin mahallenin köpeği Bulut ile hikayesi sadakat, hayvan sevgisi, empati gibi mesajları çok anlamlı ve etkili bir şekilde veriyor ve bu sebeple oyundan çıkan her çocuğu hayvan sevgisiyle dolu bir vaziyette uğurluyor. Gösterimleri devam eden oyun 26 ve 27 Aralık tarihlerinde İzmir AKM Yunus Emre Salonu’nda sergilenecek,  ardından Ankara’da gösterilerine devam edecek. Uygun fiyatlı biletleri de Biletix üzerinden almanız mümkün:

26 Aralık İzmir AKM Yunus Emre Salonu: http://bit.ly/1Mgz6gn
27 Aralık İzmir AKM Yunus Emre Salonu: http://bit.ly/1PlvACo 


Daha fazla bilgi için:
#EfeileBulut


Son olarak, bir de hem eğlenceli hem de farkındalık yaratmayı hedefleyen bir yarışmadan bahsetmek isterim. Aslında daha çok çocuklarımızın hayvan sevgisini ön plana çıkartmayı amaçlayan bir proje bu. Çocuklarımızdan beklenen, evcil hayvanlarıyla çekecekleri fotoğrafları Twitter veya Facebook hesapları üzerinden #eniyidostum hashtag’iyle paylaşmaları. En çok beğenilen paylaşımların sahibi çocuklarımız İzmir veya Ankara gösterilerine 2 kişilik oyun davetiyesi ve sürpriz hediyeler kazanacak. 
Read More »

Lego ile Yılbaşı Agacı Yapma

0 yorum

Nil ile en çok Lego oynadığımızı daha önceki lego alışverişi yazılarımdan hatırlarsınız. Ben de küçüklüğümde legolarla çok vakit geçirdiğim için büyüyünce de durum çok değişmedi. Öyle ki beraber saatlerce başından kalkmadığımız oldu ve bu saatlerin Nil büyüdükçe daha da arttığını söyleyebilirim. Legonun faydaları saymakla bitmez. En bilineni tamamen sizin yaratıcılığınıza ve el becerilerinize kalıyor olması. Bir de tabii ince motor becerileri için birebir.

Bir akşam yine legolarla oynarken neden bu yaptıklarımızı paylaşıp fikir vermiyorum diye düşününce ortaya bu post ve dün akşam Instagram hesabımda yayınladığım video çıktı. Bizim için de ileride neler yapmışız diye bakma şansımız olur diye düşünerek bu düşüncemi hiç ertelemedim. Hızlandırılmış çam ağacı yapım videosunu buradan izleyebilirsiniz. 
Yeni yıl yaklaşırken Nil ile bir çam ağacı yapıp süslemeye karar verdik. Yapım aşamasının fotoğraflarını da tek tek çektim. Lego'ya yeni başlayanlar için faydalı olacağını umuyorum. 



Sırada başka bir lego tasarımımız var. Yine yeni yıl ile ilgili olduğu ipucunu verebilirim:)

Read More »

Bilgisayardan iPad'e Film Nasil Aktarilir

4 yorum

Aslında bu yazıyı çok önce yazmak istemiştim ama malum yoğunluğum (çalışan anne sendromu) sebebiyle bir hayli gecikti. Öyle ki o çok sevdiğim Sony Vaio dizüstü bilgisayarım yerine bir Macbook aldım bile. Yazacağım bilgisayardan iPad'e film aktarma yöntemini Macbook ile uygulayabilir miyim bilmiyorum, çünkü hiç denemedim. Fakat Windows alt yapılı herhangi bir bilgisayarla rahatça yapabileceğinizi belirteyim.


Öncelikle neden iPad'e film indirmek istediğimi kısaca açıklayayım: Ben Nil'e Youtube'dan video - film izletmeyeli bir hayli zaman oluyor. Önceleri İngilizce şarkılar için sık sık başvurduğum Youtube'u sanırım bir senedir ufak tefek durumlar hariç hiç açmıyoruz diyebilirim. Sebebi çocuğu yanlış yönlendirebilmesi, arada giren anlamsız reklamlar ve en kötüsü çocuğun sağ panelden istediği videoyu açma özgürlüğü ki ben buna özgürlük demiyorum - zamanla tatmin olmama haline doğru gidiyor. Peki animasyon ya da çizgi film indirince ne değişiyor? O filmi başından sonuna dinleyerek, anlayarak ve zevk alarak izliyor. Elleri tabletin üzerinde ve sıkılınca geçebileceği başka bir kanal olmuyor. Çizgi film izlettirme konusunda katı değilim, hatta içerik takip edildiğinde faydaları olduğunu da düşünüyorum ve gözlemliyorum ama her şeyde olduğu gibi kararında olduğu zaman! Ben yine konuyu dağıtıp başka alanlara kaymadan çizgi filmleri iPad'e nasıl aktardığımı anlatayım. 


İlk olarak iPad'e yukarıda logosunu gördüğünüz AVPlayer isimli uygulamayı yüklemeniz gerek. Ücretsiz bir uygulama değil ama şu an itibariye 7.99TL gibi düşük bir ücreti var ki verdiğiniz paraya değdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. 


1. Uygulamayı iPad'e yükledikten sonra bilgisayarınızla tabletinizi usb kablo ile bağlıyorsunuz. 
2. Yüklediğiniz AVPlayer uygulamasını tabletinizde açıp "Wifi Transfer" yazan kısma tıklıyorsunuz. 
3. Karşınıza çıkan ekranda "HTTP Server" yazan kutucuğa tıkladıktan sonra alttaki "Start" yazan kırmızı tuşa basıyorsunuz. 
4. Size iki adet link veriyor. Üstteki "http://" ile başlayan linki olduğu gibi bilgisayarınızdaki web tarayıcınızın URL kısmına kopyalıyorsunuz. 
5. Bu linke tıkladığınızda karşınıza "AVPlayer's Folder" isimli bir sayfa çıkıyor. 
6. Buradan "Dosya Seç"e tıklayıp filminizi seçtikten sonra "Submit" tuşuna bastığınızda filminiz tabletinize aktarılmış oluyor. AVPlayer uygulamasında anasayfaya tıkladığınızda filminizi izlemeye hazır bulabilirsiniz. 

Bu yöntem hem yolculuklarımız hem de tatillerimiz sırasında bizim çok işimize yaradı. Frozen'ı Nil kaç kere izledi hatırlamıyorum ama bizim bazı zor anlarda çok işimize yaradığı kesin:) Aslında bu yöntem hem Wifi olmayan ortamlarda hem de yukarıda bahsettiğim durumlarda çok gerekli. Üstelik sadece Nil için değil kendim için de sıkça bu yöntemi kullanıyorum. Dizileri Wifi olmayan ortamlarda izlemek çok keyifli. 

Böyle konularda bilgi sahibi olmanın faydalı olduğunu düşünüyorum. Umarım bu bilgi sizin de işinize yarar. 
Read More »