En Sevdigimiz Animasyon Filmleri

2 yorum

Nil büyüdükçe ortak zevklerimiz çoğalmaya, birlikte geçirdiğimiz vakit her iki taraf için daha eğlenceli bir hal almaya başladı. Örneğin beraber film izlemeyi çok seviyoruz ve sanırım izlemediğimiz animasyon filmi kalmadı:) Zannetmeyin ki bu filmleri sadece Nil için izliyoruz. Tam tersi bazen kendim için açıp onun için açmış gibi yaptığım da oluyor:) Geçenlerde IMDB'den animasyon ararken en iyi animasyonlar listesindeki filmlerin çoğunu izlediğimizi fark edince neden bir liste yapmıyorum ki diye düşündüm. Hem de yoğunluktan bir kenarda zavallıca bekleyen blogumun üzerindeki tozları bir kenara atmak hiç fena olmaz diyerek bu postu yazmaya karar verdim. Bazı animasyonları sadece bir kere izlemek yetmedi; tekrar tekrar izledik; izledikçe daha çok sevdik. Ben bugün o en sevdiklerimizi, sizin de çocuğunuzla izlerken "İyi ki izledik" diyebileceklerinizi listelemeye karar verdim. Yoksa bence hepsi çok güzel. Hatta bu alanda çıtayı öyle yükseğe çıkardılar ki Pixar gibi bazı animasyon yapım şirketlerinin filmleri gözü kapalı önerilebilir hale geldi:) 


INSIDE OUT (TERS YÜZ)
Ben bu filmi hem Nil'le izledim; hem de sınıfımda öğrencilerime izlettim. Animasyon yetişkinlerle izlenilir mi gibi bir soru sormadığınızı varsayıyorum çünkü animasyonların birçoğu yetişkinlere de hitap ediyor. Ters yüz'ün IMDB skoru 8.2. Benim verdiğim puansa 10 ki başka filme bu puanı sanıyorum vermedim. Hem içerik anlamında, hem de görsel açıdan harika bir film ama beni en çok etkileyen karakterler ve kurgu. Bu filmi çocuğunuzla yapılacaklar listenizin başına ekleyin derim. Pişman olmayacağınızı da garanti ederim.


SING (ŞARKINI SÖYLE)
Inside Out'tan sonra bu da IMDB'de 9 gibi yüksek bir not verdiğim ve yine izlemekten sıkılmayacağım bir animasyon filmi. Nil'le iki kere izledik ama birkaç kere daha izleyebiliriz. Sing isminden de anlaşılacağı üzere müzikal bir animasyon ve sadece şarkıları dinlemek için bile tercih edilebilir. Ben bazı şarkıları öyle sevdim ki orijinallerinin yerine filmde söylenen versiyonlarıyla çalma listeme kaydettim; hala ara ara dinliyorum. 




MOANA
Moana diğerlerinden farklı olarak evde değil sinemada izlediğimiz bir filmdi. Elsa'yı unutturur umuduyla girdiğim sinemadan avucumu yalayarak çıksam da (!) çok keyif alarak izlediğimizi belirteyim. Disney'in yıllardır süregelen "Prensesler prenslerini bekleyerek yaşarlar", "Prensesler prensleri olmadan bir hiçtir", "Prensesler gerçek hayatta olamayacak kadar zayıftırlar" gibi saçma ama kalıplaşmış algıları yıkmaya çalıştıkları bir film olmuş. Bu anlamda kız çocuklarına özellikle izletilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca ailesi ve halkı tarafından kolonilerinin tek varisi olarak gösterilmesi de erkek egemen görüşe başka bir gönderme olmuş. Kısacası "GIRL POWER" temalı bu filmi mutlaka listenize ekleyin. 


ZOOTOPIA 
Yine bir Disney filmi olan ama içinde prensesler yerine bu defa hayvanların konu edildiği Zootopia'yı bu listeye eklemeden olmazdı. Diğerlerinin aksine bir komedi filmi sayılabilecek kadar esprilerle dolu bu filmi Nil'le kahkahalarla izledik. Genelde filmleri İngilizce izlemeyi tercih etsek de bu film için Türkçe dublajı ayrıca tavsiye ederim çünkü filmdeki kurnaz tilki Nick'i Cem Yılmaz seslendiriyor. 
*Merak edenler için Zootopia'nın gala yazısını da BURADA yazmıştım. 


TROLLS
Ve listenin son filmi: Trolls. Trolls'ü benden çok Nil'in tavsiyesi olarak eklemek istedim çünkü yukarıda bahsettiğim Elsa tahtını deviren film ve karakterler Trollerin ta kendisi oldu. Filme bayıldı ve sanıyorum en az beş defa (daha fazla olabilir (!) ) izledi. Aslında ben de çok sevdim ama bu listedeki diğer filmlerden daha fazla sevmedim. Trolls'ün bana göre en güzel tarafı Sing'de olduğu gibi müzikleri. Biz bütün şarkıları ezberledik:) Poppy başta olmak üzere de karakterlerin oyuncaklarını aldık. Kısacası bizim evden bu filmle beraber bir Trollmania rüzgarı geçti:) 

Son olarak bu filmleri 4+ yaş grubuna tavsiye ettiğimi belirtmek isterim. Özellikle Moana'daki ateş canavarı Te Ka ve Trolls filminde Troll yiyen Bergenlar biraz korkutucu olabilir. Fakat daha küçük yaş grupları için aşağıya daha önce yazdığım iki yazımı ekliyorum. 2 ve 3 yaş grubu anneleri göz atabilirler. 

Şimdilik en iyi beş animasyon filmi ile yazımı sonlandırıyorum. Zamanla ekleyeceğim başka filmler de olacaktır ama biz artık animasyonlardan aile filmlerine de yavaş yavaş geçiyoruz (Merak edenler için Nil 6.5 yaşında). Yazı yazacak kadar izlediğimizde tavsiyelerimi yine paylaşacağım. Şimdiden iyi seyirler...

2 ve 3 yaş grubu için çizgi film tavsiyelerim: 

NICK JR. CIZGI FILM


Read More »

Doğa'yla İlk 6 Ay

2 yorum

Aslında bu yazıyı biraz geç yazıyorum ama geriye dönüp baktığımda ilk 6 ay nasıl geçmiş yazıya dökmek istedim ki kalıcı olsun. Yoksa "prrrr" uçup gidiyor. Bunu en son Doğa'ya ek gıdaya başlayacağımız zaman Nil'e ne yedirdiğime dair en ufak bir şey hatırlamayınca fark ettim. 5 senede hafızamda bu denli bir boşluk olabiliyorsa 10 sene sonra çocuklar bana soru sorduklarında herhalde boş boş suratlarına bakarım diye düşündüğüm için canhıraş bilgisayarın başına geçtim:) Hem ben okuyup bu günlere geri dönerim; hem onlar okuyup mutlu olurlar; hem de başka annelere ve anne adaylarına fikir vermiş olurum diye düşündüm.

Aslında bu yazıları ay ay yazmak gerekiyor ama benden bu kadarı ancak çıkıyor. Başına oturmuşken de Instagram postu altına yazı yazar gibi iki üç cümle yazıp bitiremiyorum. Hal böyle olunca aralar uzuyor.

Bu yazıyı yazarken Doğa artık hayatımızın bir parçası olmuş durumda ve ilk zamanların şaşkınlığı, iki çocuklu hayata adapte olma gibi süreçleri atlatmış bulunuyoruz. O yüzden daha aklıselim bir halde yazmak hiç de fena olmadı diye düşünüyorum. Doğum hikayemi daha önce yazmıştım. Sonrasında neler oldu ondan bahsedeyim...

Annem hamileliğimin son günlerinde ve sonrasındaki ilk iki hafta yanımdaydı. O iki hafta kim olursa olsun yanınızda biri olması hem akıl hem ruh sağlığınız için çok önemli. Bu nedenle anneniz olsun olmasın teklif edilen yardımları asla geri çevirmeyin. İlk başta "Ben her şeyi hallederim" diye düşünüp anneliğin verdiği tuhaf hormonlarla tüm yükün altına girmeye kalkarsanız vay halinize. Ben hep söylerim; çok şanslıyım ki annem daima yanımda. O iki hafta sadece yemek yapması bile o kadar kıymetliydi ki hiçbir şey yapmasa da olurdu ama her anımıza koşturdu. Onun hakkını nasıl öderim hiç bilmiyorum. Gelelim o iki haftanın sonuna... Biraz sudan çıkmış balık gibi olduğumu itiraf ediyorum ama insana bir güç geliyormuş ve her şeyi bir şekilde hallediyormuş. Tabii en önemlisi eş. Mert başından beri bana yardımcı olduğu için Doğa doğduğunda da bana yardım anlamında çok sorun yaşatmadı. Tabii ki anne olarak yükün çoğu bendeydi ama hafifletmeye çalıştı. Ben Doğa'yı uyuturken o Nil'i uyuttu ki bu öyle "Nil'cim iyi geceler" deyip çıkmak gibi bir şey değil. Kitap okunacak, suyu içirilecek, tuvaletine gidecek... Sonra ev işlerinde yine yardımını eksik etmedi ama buradan da şikayetimi yazayım: Bu yılki basketbol maçları için kombine bilet aldı ve maça gittiği bazı akşamlar benim için biraz zor geçti. Bazen kızsam da bir şekilde idare ettim. Sonuçta benim nasıl kendime ait bir yaşam alanım varsa (son 7 aydır pek de yok) onun da buna ihtiyacı var diyerek durumu çok da büyütmedim. Fakat zamanlama ikinci çocuk doğar doğmaz olmalı mıydı işte ondan emin değilim:)


Gelelim Nil tarafına... Bu süreçte Mert'le ciddi bir farkındalık içindeydik ki süreci en ağır hasarla geçirecek kişi Nil olabilirdi ama biz hem ona hem de ikisine karşı dikkatli davranmaya özen gösterdik. "Dikkatli davranmak" Nil'e ekstra özenli, onu şımartacak şekilde davrandığımız olarak anlaşılmasın. Bilakis biz tamamen eskisi gibi olmaya daha çok dikkat ettik ki iki çocukla bu hiç kolay değil ama onun sağlıklı büyümesi, sevildiğini her daim bilmesi ve en önemlisi Doğa'yla sağlıklı bir ilişki kurabilmesi için bu çok önemliydi. İki çocuklu hayatımızın temel prensibi adaletli birer anne ve baba olmaktı. İkisini de çok seviyoruz demeyeceğim çünkü ikisi de ayrı bireyler ve biz ikisini ayrı ayrı seviyoruz. Kıyaslamıyoruz, aynı cümle içinde Nil ve Doğa'yı olabildiğince karşılaştırma anlamında telaffuz etmiyoruz. Çok da abartmayın diye düşünenler için bunlar çok önemli detaylar. Bence siz de dikkat edin derim. Bunlara dikkat ettiğimiz için mi bilmiyorum ama şu ana kadar aklımda yer edecek bir kıskançlık sahnesi net olarak gözümde canlanmıyor. Elbette ufak tefek problemler yaşıyoruz ama büyütmeden geçiyoruz. Bundan sonra nasıl olur bilemem ama şunu iyi biliyorum ki biz özen göstermeye devam edeceğiz ve duygularını ifade etmesi konusunda onu destekleyeceğiz. Önemli olan içine atıp büyütmeden bizimle paylaşabilmesi ve ona olan sevgimizden şüphe etmemesi. Tek amacımız bunu sağlamak.

Bende neler değişti dersek... Artık tam bir aile olmuşuz gibi hissediyorum. Kardeş şart gibi genellemelerden oldum olası hoşlanmadım çünkü her ailenin dinamikleri farklıdır ve bazen tek çocuk yapmak daha doğru da olabilir. Ancak kendi ailemiz için şunu söyleyebilirim ki Doğa bize çok iyi geldi. Zannetmeyin ki her şey tozpembe ama bunlar olağan ve normal diye baktığım için yazmıyorum bile. Elbette zorlukları çok ama bunları zaten biliyorduk. Yakınmak anlamsız geliyor. Fakat bu süreçte şunu gördüm ki çocuk anne ve babayı hem duygusal hem mental olarak zenginleştiriyor. Örneğin kalbim ikiye bölünmüş gibi hissetmiyorum. Sanki daha da büyümüş gibi demek daha doğru olur. Evin içindeki sesler, canlılık... Bunları seviyorum. Onlar büyüdükçe gelişimleriyle ilgili kitaplar okumak, filmleri anne gözüyle izlemek, olayları anne olarak yorumlamak bana çok şey katıyor. Üstelik Doğa'dan sonra bunları daha da yoğun yaşıyorum. Sanki "Daha Anne" olmuşum gibi hissediyorum. Bundan sonra ise onlarla ilkokula tekrar başlamış gibi olacağım... Sonra ortaokul, sonra lise, üniversite... Yeter ki sağlıklı olalım. Hepsini beraber yapabiliyor olmak eminim çok güzel olacak. 

İki çocuklu hayatta en çok zorlandığım konu ise her şeye yetişmeye çalışmak. Zaten her sabah kalkıp işe gidiyorum ve dönüşte çocukların öz bakımları, günlük tempomuzda yapılacaklar listesini tamamlamak gibi ana görevlerimin yanında daha buraya yazamayacağım bin tane iş çıkıyor ve o telefonuma kaydettiğim yapılacaklar listesi hiç bitmediği gibi devamlı güncellenip maddeleri çoğalıyor. Bazen gün 48 saat falan olsun istiyorum ama bu kadar koşturmanın arasında gece hep huzurlu uyuduğumu fark ediyorum. Çocukların ev içinde yaydığı olumlu bir enerji olduğuna inanıyorum. İşte bu o tempoya rağmen beni ayakta tutuyor. Sanırım bütün anneler aynı duyguyu yaşıyordur. 


Son olarak yazımın ana karakteri, ailenin en miniği Doğa ile ilgili yazacaklarıma gelirsek... Kendisi yarım yaşını tamamladı ve bir hayli yol kat etti. Bizi çok iyi tanıyor, her birimize ayrı ayrı gülümsüyor, değişik sesler çıkarıyor. Yine bu süreçte tıpkı ablası gibi 5,5 aylıkken ilk iki dişini çıkardı. Buçuğu ve iki dişi olması bile aynı ki bu gerçekten ilginç bir deneyim oldu. Anne sütüne devam ediyoruz. 6. ayın ortalarında ek gıdaya da başladık ve şimdiye kadar gayet olumlu devam ediyor. Gündüz uykuları çok kısa sürse de gece güzel uyuduğu için bunu çok problem etmiyorum. Şimdilik kendi kendine yuvarlanarak ve olduğu yerde pergel misali 360 derece dönerek ulaşmak istediği yere ulaşıyor ve bunu yaparken müthiş bir efor sarf ediyor çünkü emekleyemiyor:) Önümüzdeki 1-2 ay içinde emekler diye düşünüyorum. 

İlk altı ayımız bu şekilde geçip giderken geriye dönüp baktığımda yorgun ama mutlu bir ben görüyorum. Gül - diken meselesi... Şimdi sırada 1 yaşına kadar ilk tatil, ilk emeklemeler, ilk sözcükler var. Bundan sonrası bol aksiyonlu. 6+ aylık bebeği olan tüm annelere ve bana kolay gelsin:) 
Read More »

MY LITTLE PONY’İ NEDEN SEVİYORUZ?

0 yorum

Çocuklar belli bir yaşa gelene kadar biz ebeveynler onlar hakkında doğru kararları vermekle yükümlüyüz ve çocuklarımız için verdiğimiz en önemli karar şüphesiz eğitim hayatlarıyla ilgili. Fakat eğitim sadece okul seçimi demek değil. İzledikleri çizgi filmler, oynadıkları oyuncak ve oyunlar da eğitimlerinin birer parçasıdır. Ben Nil’e bu anlamda onu olumlu etkileyecek, oynarken eğlendiği kadar içeriğinde doğru mesajları barındıracak oyuncaklar seçmeye gayret ediyorum. Doğru mesaj derken illa bir şeyler öğretmesi ya da onu eğitmesi gibi değil, ona olumlu duygular yüklemesi anlamında da seçilmiş oyun ve oyuncaklardan bahsediyorum. Bu tabii ki her zaman mümkün olmuyor… Bazen benim beğendiğim ve onun için uygun olduğunu düşündüğüm bir oyuncağı o beğenmiyor. Fakat son bir senedir hem benim hem de Nil’in çok sevdiği “My Little Pony” karakterleri hayatımızda.


Öyle ki geçtiğimiz aylarda yaptığımız doğum günü partimiz de “My Little Pony” temalıydı. Pastasından süslemelerine kadar her şey ponyliydi.


Nil’in okuldan geldiğinde bir saat çizgi film izleme hakkı var ve Minika Çocuk’ta tam 17.00’de My Little Pony başlıyor. Nil küçüklüğünden beri çizgi filmleri İngilizce izlediği için ben dil seçimini İngilizce’den yana kullanıyorum. Siz Türkçe de izleyebilirsiniz ama benim gibi İngilizce izletmeyi tercih ediyorsanız böyle bir seçenek de mevcut. My Little Pony’nin çizgi film olarak mottosu “Arkadaşlık sihirlidir.” Öyle ki altı ponyden her biri arkadaşlıkta bir ögeyi temsil ediyor. Bunlar iyilik, sadakat, dürüstlük, cömertlik, mutluluk ve sihirden oluşuyor. Sihir de çocukların hayal dünyası için seçilmiş güzel bir öge. Ponyler arasındaki arkadaşlık ve paylaşma konusunda çok güzel mesajlar var ve sosyal hayata dair alt metinde güzel bilgiler veriliyor. Çizgi film 2011’den beri yayınlanıyormuş, yani aslında Nil doğduğundan beri ama biz son iki senedir yayınlanan bölümlerine hakimiz. Bu sezonun teması “Equestria’yı Keşfet”. Bununla ilgili My Little Pony’nin bir de web sitesi var: www.ponydunyasi.com Sitede pek çok oyunun yer aldığı gibi yazdırılabilir Pony boyama sayfaları da mevcut. Anne babalar da ponyleri yakından tanımalarını sağlayacak http://mylittlepony.hasbro.com/tr-tr/parents/ sayfasına bakabilirler. Sonuçta çocukların ne izlediğinden uzak kalmamak gerek:) Çizgi filmleri televizyon yerine youtube’dan izlemek isterseniz ise youtube sayfaları: youtube.com/mylittleponytr



Biz evde bütün Pony serisini tamamladık ve Nil onlarla çok güzel oyunlar kuruyor. Favori karakteri ilk başta Fluttershy’ken şimdi Twilight Sparkle’ı daha çok sevdiğini söylüyor. Bazen benimle, bazen babasıyla, bazen bir arkadaşıyla beraber konuşturuyor.


Dışarı çıktığımızda ise bunu kendi kendine yapıyor ki izlemesi ayrı bir keyif. Biz daha ponylerle uzun süre beraberiz gibi görünüyor. Zaten Nil büyüdüğünde arkadan kardeşi geliyor ve büyük ihtimalle o da ponyleri çok sevecek. 

Read More »

Zootropolis Galası ve Yorumlarım

0 yorum

Cumartesi günü Disney'in yeni filmi İngilizce adıyla "Zootopia" Türkçe adıyla "Zootropolis"in galasına davetliydik. Disney filmlerini hep çok sevmişimdir. Bir de animasyon olunca hemen planlarımız arasına dahil ettik. 


Nil'i üç yaşından beri çok sık olmasa da sinemaya götürebiliyorum ve o da benim gibi film izlemeye bayılıyor. Patlamış mısır alıp film izlemek bizde şimdiden bir ritüel haline geldi. Bazen evde de mısır patlatıp bu ritüeli devam ettiriyoruz ama bence en önemlisi hiç sıkılmadan izleyebilmesi. "Ben sıkıldım" ya da "başka bir şey yapalım mı" dediğini hatırlamıyorum mesela. Sonuna kadar tüm animasyon ve çizgi filmleri izliyor. Ben zaten biraz da kendi kontrolümde olması için küçüklüğünden beri izlediği - izleyeceği çizgi filmleri kendim de izliyorum. Belki beraber izlediğimiz için belki de TV bizde sınırlı olduğu için bu tip filmleri izlemeyi bir ayrı seviyor.

Galada filmi beklerken... Sude ve Ada ablalarına çok teşekkür ederiz. Sayelerinde çok güzel zaman geçirdi. Annelerinin dopdolu blogu da burada: www.latigul.com


Ve filmi beklerken herkesin elinde telefon ve kameralarla beklediği an geldi: Filmin ana karakterlerinden tilki Nick'i seslendiren Cem Yılmaz da oradaydı ve salona gelir gelmez etrafı bir anda selfie yapmak isteyenlerle çevrildi. Bizim o kalabalığa girmemiz hem mümkün olmadı hem de ben açıkçası çok istemedim. Nil için çok bir şey ifade etmiyordu. Fakat bir önceki Disney filmlerinden biri olan Frozen'da Elsa kostümlü kızla fotoğraf çekinmek için kuyruğa girdiğimizi de belirtmeden geçemeyeceğim:) 


Karnımdaki beş aylık miniğin de ilk filmlerinden biri olarak tarihe geçebilir. 

,,

Ve patlamış mısırlarla film izlemeye hazırız...


Gelelim filmle ilgili yorumlarıma... Öncelikle film 10 Haziran 2016 tarihinde gösterime girecek. Ben normalde animasyonları orijinal seslendirmeleriyle izlemeyi daha çok sevmeme rağmen Zootropolis dublajının şahane olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Cem Yılmaz Nick karakterini harika seslendirmiş ama diğer karakterlerin seslendirmeleri de kesinlikle çok başarılıydı. Gönül rahatlığıyla Türkçe dublajlı olanına gidebilirsiniz. Eklemek istediğim bir diğer detay ise bu filme ailecek gidebileceğiniz çünkü sadece çocuklara değil büyüklere de hitap ediyor ve iki profili de çok güzel yakalıyor. Biz de en az Nil kadar eğlendik. İzlemek isteyenler için konusu hakkında detay vermek istemiyorum ama benim Inside Out'tan (Ters Yüz) sonra en sevdiğim animasyon oldu. Eminim siz de çok seversiniz. Bir hafta sonunuzu ailecek bu filme ayırmayı unutmayın derim. 


Bu da farklı açıdan "ailemiz büyürken Zootropolis galası pozumuz" :)

Şimdiden iyi seyirler...
Read More »

KIRLENMEK GUZELDIR DEMEKTEN VE UYGULAMAKTAN CEKINMEYIN

0 yorum

Geçtiğimiz hafta sonu OMO ve Hürriyet Bumerang iş birliğiyle hazırlanmış harika bir etkinliğe ailecek katıldık. Etkinlik boyunca OMO’nun “Kirlenmek Güzeldir” felsefesiyle eş değer pek çok aktivite yapıldı ve Nil o kadar eğlendi ki etkinlik sonunda bize heyecanlı bir şekilde yaptıklarını anlatırken yorgunluktan arabada uyuyakaldı. Bu mutlu bir yorgunluktu ve her gün bu şekilde kirlenerek, doğa içinde, özgürce oynayarak zaman geçirmekten hiç sıkılmayacağından emindik ama ne yazık ki artık öyle bir toplumsal değişim içindeyiz ki bu ortamları çocuğumuza sunmak için ekstra gayret sarf etmek durumundayız. Oysaki bundan 15 – 20 sene öncesinde bu ortam pek çok çocuk için doğal ortamdı ve aileler belki bu doğal yaşantının çocukların üzerindeki olumlu etkisinin farkında bile değillerdi. Şimdi ise dediğim gibi bu ortamları ebeveynler olarak özel bir çaba ile yaratma gayretindeyiz. 


Tam da bu düşünceler içindeyken OMO etkinlik boyunca sadece çocuklarımıza yönelik değil, biz anne babalara da yönelik güzel bir program hazırlamıştı ve biz de Kirlenmek Güzeldir Türkiye Danışmanı Prof. Dr. Yankı Yazgan’dan çok önemli bilgiler aldık. Aynı zamanda kendisine aklımızı karıştıran soruları da sorma imkânı bulduk. Yankı bey ve OMO yetkilileri bizimle OMO Global Çocuk ve Oyun Araştırmalarının sonuçlarını paylaştılar. Araştırma bizi hem çok şaşırttı, hem de düşündürdü. Ben de edindiğim bu bilgileri sizlerle de paylaşmak istedim:

Araştırmanın bana göre en çarpıcı noktası Türkiye’de yaşayan çocukların %61’inin bir günde 1 saat ya da daha az sürede dışarıda vakit geçirdiği gerçeğiydi. Özellikle bu sürenin mahkûmların açık havada geçirdikleri süreden daha az olduğunu öğrenmemiz biz ebeveynleri bir hayli etkiledi. Hatta tam da bu konuda OMO’nun hazırladığı yeni reklamı izlerken gözyaşlarımızı zor tuttuğumuzu itiraf etmem gerek. İzlemeyenler için “Çocuklar Dışarı Çıksın” temalı reklam filmini de paylaşıyorum:  


Araştırmanın en çarpıcı boyutlarından biri de ebeveynlerin dışarıda oynamanın çocukların gelişimleri açısından ne kadar önemli olduğu konusunda bilinçli ve farkında olmaları. Bununla ilgili pek çok sebep var. Biz de toplantıda kendi kaygılarımızdan bahsederken pek çoğumuzun benzer kaygılar içinde olduğunu fark ettik. Eskiden mahalle kültürüyle büyüyen ve anneleri babaları olmadan sokakta dilediğince koşup oynayabilen çocukların güvenlik kaygısı ve yeni yaşam alanları sebebiyle var olmadığını birbirimize hatırlattık. Biz de şu anda pek çok yere nispeten güvenli bir semtte yaşamamıza rağmen ben de Nil’in benim gözetimim altında olmayan bir şekilde dışarıda oynadığını hayal bile edemiyorum. Bununla ilgili o kadar çok etken var ki hangi birini sayacağım konusunda endişeliyim. Fakat pek çok kişi gibi benim de en büyük kaygım güvenlik. Eğitimsizliğin ve suç oranının bir hayli yüksek olduğu bu dönemde çocuklarımız için dikkatli olmak zorundayız ve bu zorunluluk da maalesef çocuklarımızı olumsuz etkileyebiliyor. Biz her ne kadar elimizden geleni yapıp çocuk parkına ya da açık alanlara götürmeye çalışsak da herkeste böyle seçenekler ya da zaman mevcut olamayabiliyor. Ben de çalışan bir anne olarak bazı günler eve gelip sadece dinlenmek istiyorum ve her gün Nil’i dışarı çıkaramıyorum. Evet, kreşte güzel bir bahçeleri var ve her gün orada güzel zaman geçirdiklerini biliyorum ama bu elbette ki yetmez diye düşünüyorum. 



Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın bir diğer değindiği konu ise ailelerin ekranlara bakıcılık görevi üstlendirmesi. Bu konudaki düşünceleri şu şekilde:  “Dijital dünyaya doğan bir nesil yetiştirdiğimiz gerçeğini kabullenmeliyiz, çocukların dijital teknolojiyle iç içe büyümesine karşı çıkmak hayatın akışına aykırı. Burada dikkat edilmesi gereken teknolojiyi ve ekranları çocuk bakıcısı olarak ya da ilişkiyi, sahici deneyimi engelleyici biçimde kullanmamak.. Ekran ile ilişki artıp ekran hem bir oyun yeri ve hem de oyun arkadaşı haline gelince oyun dengesizliği karşımıza çıkıyor. Ebeveynlere düşen sorumluluk, içeride ve açık alanda oynanan oyunlar ile ekran başında ve ekran dışında oynanan oyunlar arasında bir zaman dengesi kurabilmeleri için çocuklarına rehber olmak”. 

Yankı beyin dediği gibi çağın gerekliliği olan teknolojiden çocukları tamamen uzaklaştırmak bir çözüm değil ama etkili ve amaca uygun kullanmalarını sağlamak ve de kontrol altında tutmak çok önemli. 



Sonuç olarak ne olursa olsun hiçbir sanal ortam, ekran ya da oyuncak dışarıda oynamayla eş değer değil ve bunu bilimsel gerçekler de bize bir kez daha gösteriyor. Bu konuda daha da bilinçlenmemize ve kamuoyunda genel bir farkındalık yaratmaya büyük çaba gösteren OMO’yu bu büyük proje için bir kez daha takdir ettim ve kendilerinin pek çok kurum ve kuruluşa rol model olduklarını düşündüm. Benim ekleyebileceğim tek şey farkındalığımızı eyleme dönüştürme fikrinin gerçeğe taşınması ve bu konuyu ertelememiz çünkü çocuklarımız çok çabuk büyüyorlar ve açık havada oynamanın zevkini doyasıya almış bir çocuğun mutluluğunun hiçbir oyuncağa sahip olmakla aynı olacağına inanmıyorum. Reklamda belirtildiği gibi “bırakın çocuklar sokağa çıksın.” 

Yazımı bitirmeden bir de duyuru paylaşmak istiyorum: 28 Mayıs Dünya Oyun Oynama Günü ve Beşiktaş'ın çeşitli semtlerinde çocuklar için çok güzel etkinlikler düzenlenecek. O güne plan yapmayın ve bu harika günü kaçırmayın derim.




Read More »

Play-Doh ile Hem Eglenceli Hem Ogretici Saatler

0 yorum

Çocukların oynamaktan en keyif aldıkları oyunlardan biri hiç şüphesiz oyun hamuruyla yaratıcılıklarını konuşturmaları. Fakat işin içine bir de oyun hamuru setleri girdiyse uzun süre oynayabilecekleri kesin. Öyle ki bu setlerle ben bile Nil’le başından kalkmadan uzun süre oynayabiliyorum. O da ben yanında olduğum ve onunla oynadığım için daha mutlu oluyor. 


Özellikle anne kız olarak kurabiye yapmayı çok sevdiğimiz için “Play-Doh Neşeli Pastacı” oyun setinden çıkan ekipmanın tam bize göre olduğunu söyleyebilirim. Biz bu oyun setiyle kurabiyeler, cupcakeler, pastalar yapıp üzerilerini çeşitli şekillerle süsledik. Süsleme kısmı da bir o kadar eğlenceliydi ki setin içinden çıkan minik kalıplar onu uzun süre oyaladı. 

Bu setler aslında oyun hamuruyla direkt oynarken sıkılma noktasında çok faydalı oluyor çünkü uğraş ve ince iş gerektiren pek çok detayı var. Bu ince işler tabii ki ince motor gelişimlerini olumlu yönde etkilerken yaptıkları bir şekli süsleme aşaması da uzun süreli konsantrasyon becerilerini artırıyor. Kısacası çocuklar eğlenirken biz ebeveynler de bu eğlencenin faydalı taraflarıyla mutlu oluyoruz. Eğer siz de bu tip bir oyun arayışındaysanız bu oyun setleri hem size hem de çocuğunuza çok iyi gelecektir ki ben hamurlarla oynamanın bir çeşit zihin boşaltma ve rahatlama yöntemi olduğunu da düşünüyorum. 

Peki bu setler için alt yaş sınırı ne derseniz +3 diyebilirim. Nil 4 yaşında ve çok eğleniyor ama büyüdükçe daha da beğeneceğinden eminim. 

Bu da videomuzdan kısa bir kesit: 

Read More »

Çocuklara Müzikal: SEZUŞ’UN HİKAYELERİ EFE İLE BULUT OSMAN BEY'E KARŞI

0 yorum

Müzikalleri oldum olası çok sevmişimdir. İzlerken hem kendinizi hikayeye kaptırır hem de ruhunuzun müziğe doyduğunu hissedip kendinizi ödüllendirmiş olursunuz. Çocuklar için müzikal fikri ise kesinlikle çok daha anlamlı ve özel çünkü çocuğunuza küçük yaşta tiyatro sevdirmek istiyorsanız en güzel seçeneğin çocuk müzikali olacağını söyleyebilirim. Bu bağlamda çocuğu için güzel bir başlangıç yapmayı düşünen ya da farklı bir aktivite arayan anne ve babalara güzel bir haberim var: Türkiye’nin en büyük müzikli tiyatrosu “Sezuş’un Hikayeleri: Efe ile Bulut Osman Bey’e Karşı” büyük bir turne ile Türkiye’yi dolaşacak ve sadece İstanbul’daki değil pek çok şehirdeki çocukları mutlu edecek: #EfeileBulut ve efeilebulut.com 


Sezen Aksu’nun Çakkıdı, Şarkı Söylemek Lazım, Tiki Tak gibi çok sevilen şarkılarının söylendiği müzikli oyun IEG, yani İstanbul Entertainment Group tarafından sahneye taşınıyor. Oyunun konusuna gelince tüm olanlar bir mahallede geçiyor. Hayvanları çok seven Efe’nin mahallenin köpeği Bulut ile hikayesi sadakat, hayvan sevgisi, empati gibi mesajları çok anlamlı ve etkili bir şekilde veriyor ve bu sebeple oyundan çıkan her çocuğu hayvan sevgisiyle dolu bir vaziyette uğurluyor. Gösterimleri devam eden oyun 26 ve 27 Aralık tarihlerinde İzmir AKM Yunus Emre Salonu’nda sergilenecek,  ardından Ankara’da gösterilerine devam edecek. Uygun fiyatlı biletleri de Biletix üzerinden almanız mümkün:

26 Aralık İzmir AKM Yunus Emre Salonu: http://bit.ly/1Mgz6gn
27 Aralık İzmir AKM Yunus Emre Salonu: http://bit.ly/1PlvACo 


Daha fazla bilgi için:
#EfeileBulut


Son olarak, bir de hem eğlenceli hem de farkındalık yaratmayı hedefleyen bir yarışmadan bahsetmek isterim. Aslında daha çok çocuklarımızın hayvan sevgisini ön plana çıkartmayı amaçlayan bir proje bu. Çocuklarımızdan beklenen, evcil hayvanlarıyla çekecekleri fotoğrafları Twitter veya Facebook hesapları üzerinden #eniyidostum hashtag’iyle paylaşmaları. En çok beğenilen paylaşımların sahibi çocuklarımız İzmir veya Ankara gösterilerine 2 kişilik oyun davetiyesi ve sürpriz hediyeler kazanacak. 
Read More »

Bilgisayardan iPad'e Film Nasil Aktarilir

4 yorum

Aslında bu yazıyı çok önce yazmak istemiştim ama malum yoğunluğum (çalışan anne sendromu) sebebiyle bir hayli gecikti. Öyle ki o çok sevdiğim Sony Vaio dizüstü bilgisayarım yerine bir Macbook aldım bile. Yazacağım bilgisayardan iPad'e film aktarma yöntemini Macbook ile uygulayabilir miyim bilmiyorum, çünkü hiç denemedim. Fakat Windows alt yapılı herhangi bir bilgisayarla rahatça yapabileceğinizi belirteyim.


Öncelikle neden iPad'e film indirmek istediğimi kısaca açıklayayım: Ben Nil'e Youtube'dan video - film izletmeyeli bir hayli zaman oluyor. Önceleri İngilizce şarkılar için sık sık başvurduğum Youtube'u sanırım bir senedir ufak tefek durumlar hariç hiç açmıyoruz diyebilirim. Sebebi çocuğu yanlış yönlendirebilmesi, arada giren anlamsız reklamlar ve en kötüsü çocuğun sağ panelden istediği videoyu açma özgürlüğü ki ben buna özgürlük demiyorum - zamanla tatmin olmama haline doğru gidiyor. Peki animasyon ya da çizgi film indirince ne değişiyor? O filmi başından sonuna dinleyerek, anlayarak ve zevk alarak izliyor. Elleri tabletin üzerinde ve sıkılınca geçebileceği başka bir kanal olmuyor. Çizgi film izlettirme konusunda katı değilim, hatta içerik takip edildiğinde faydaları olduğunu da düşünüyorum ve gözlemliyorum ama her şeyde olduğu gibi kararında olduğu zaman! Ben yine konuyu dağıtıp başka alanlara kaymadan çizgi filmleri iPad'e nasıl aktardığımı anlatayım. 


İlk olarak iPad'e yukarıda logosunu gördüğünüz AVPlayer isimli uygulamayı yüklemeniz gerek. Ücretsiz bir uygulama değil ama şu an itibariye 7.99TL gibi düşük bir ücreti var ki verdiğiniz paraya değdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. 


1. Uygulamayı iPad'e yükledikten sonra bilgisayarınızla tabletinizi usb kablo ile bağlıyorsunuz. 
2. Yüklediğiniz AVPlayer uygulamasını tabletinizde açıp "Wifi Transfer" yazan kısma tıklıyorsunuz. 
3. Karşınıza çıkan ekranda "HTTP Server" yazan kutucuğa tıkladıktan sonra alttaki "Start" yazan kırmızı tuşa basıyorsunuz. 
4. Size iki adet link veriyor. Üstteki "http://" ile başlayan linki olduğu gibi bilgisayarınızdaki web tarayıcınızın URL kısmına kopyalıyorsunuz. 
5. Bu linke tıkladığınızda karşınıza "AVPlayer's Folder" isimli bir sayfa çıkıyor. 
6. Buradan "Dosya Seç"e tıklayıp filminizi seçtikten sonra "Submit" tuşuna bastığınızda filminiz tabletinize aktarılmış oluyor. AVPlayer uygulamasında anasayfaya tıkladığınızda filminizi izlemeye hazır bulabilirsiniz. 

Bu yöntem hem yolculuklarımız hem de tatillerimiz sırasında bizim çok işimize yaradı. Frozen'ı Nil kaç kere izledi hatırlamıyorum ama bizim bazı zor anlarda çok işimize yaradığı kesin:) Aslında bu yöntem hem Wifi olmayan ortamlarda hem de yukarıda bahsettiğim durumlarda çok gerekli. Üstelik sadece Nil için değil kendim için de sıkça bu yöntemi kullanıyorum. Dizileri Wifi olmayan ortamlarda izlemek çok keyifli. 

Böyle konularda bilgi sahibi olmanın faydalı olduğunu düşünüyorum. Umarım bu bilgi sizin de işinize yarar. 
Read More »

Moskova Gezi Notları - 3

7 yorum

Moskova'da geçirdiğimiz ilk iki gün şanslıydık ki hava çok güzeldi ve yazlık kıyafetlerimizle rahatça dolaşıp gezdik. Fakat son üç günün hava durumuna bakarak serin geçeceğini bilmemize ve hazırlıklı olmamıza rağmen ben açıkçası böyle bir soğuk tahmin edememiştim. Aslında hava normal bir serinlikteydi ama ara ara öyle soğuk ve karşılaşmadığımız türde bir rüzgar esiyordu ki insanın iliklerine kadar işliyordu. Aylardan Ağustos olduğunu belirtirsem kış aylarında Moskova'ya gitmenin nasıl bir şey olabileceğini az çok tahmin etmişsinizdir. Benim gibi çok üşüyen biriyseniz hiç tavsiye etmem. 


Ben önceden hazırlıklı davranıp Nil'e gerekli kıyafetleri getirsem de kendime yeterince getirmediğimi itiraf edeyim. Biraz üşüdüm ama annelik bu ya Nil üşümediği için ben de rahattım. Hep derim ya "annelik normal bir şey değil" :) Gelelim gezdiğimiz yerlere... Üçüncü gün de Kızıl Meydan'a gidip gezimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Lenin'in Mozolesi'nin önünde sıraya giriyoruz ama sıra hızla ilerliyor. Heyecanlıyız çünkü büyük Rus lideri Lenin'in canlı olmasa da bire bir mumyasını görebileceğiz. Burada fotoğraf çekmek tahmin edersiniz ki yasak ama oraya giren kimsenin bu görüntüyü aklından çıkarabileceğini düşünmüyorum. Sanki uzun bir uykuya yatmış, her an gözlerini açabilecek kadar canlı gibi duran Lenin tam karşımızdaydı ve heyecanlanmamak elde değildi. Bu arada merak edenler için girişin ücretsiz olduğunu ama sadece 10.00 - 13.00 arasında ziyaret edilebileceğini de ekleyim.


Lenin'in mozolesinden sonra yine Kızıl Meydan'ın yanında yer alan Kremlin Sarayı'na doğru ilerliyoruz. Saray deyince Versailles, Buckingham gibi saraylar aklınıza gelmesin. Burası başka bir kültür ve tarih barındırdığı için diğerlerinden mimari ve yerleşim olarak çok farklı. Büyük bir alan üzerine kurulmuş pek çok bina ve kuleden ibaret. Görkemli denilemez; sadece bu yüzden bile diğer saraylardan epey farklı. Ben şahsen çok etkilenmedim ama görülmesi gereken yerlerdendi ve listemizden bir gezilecek yer maddesinin üstünü daha çizmiş olduk.


Moskova'ya gelmişken Kremlin Sarayı'nı görmeden dönülmez dedim ama asıl görülmeden dönülmeyecek yer bizim için kesinlikle Novodevichy mezarlığıydı. Nedeni belli... Kitaplarıyla, şiirleriyle, hayatını okumakla avunduğumuz Nazım Hikmet'in mezarını ziyaret için düştük yollara. Gidip gördüğümüzde ise tüylerimizin diken diken olduğunu, gözlerimizin dolduğunu ve çok farklı duygular içine girdiğimizi söyleyebilirim. Her şeyden önce ona bu kadar değer verilip her daim canlı çiçeklerle anıldığı ve belki de mezarlığın en güzel yerlerinden biri verildiği için mutlu olduk ama tabii ki insan "Neden ülkemizde değil?" diye düşünmeden edemiyor. Yine de orada zarar görmeden, saldırılara maruz kalmadan güven içinde yattığını bilmek mutluluk veriyor. Keşke daha medeni olabilseydik, keşke değerini daha iyi anlayabilseydik ama olmadı... Elimizden gelen bu kadarı. Oradan ayrılırken ise içimizi kaplayan huzur tarif edilemez... 


Dünyanın en güzel parklarından biri Moskova'daysa ve Nil'le berabersek oraya gitmeden olmazdı ki Gorky Park gezilecek yerler listemizin başlarında yer alıyordu. Yine kıyaslama yapıp bir "Hyde Park" olmadığını söyleyeceğim ama huzur veren, her medeni şehirdeki gibi merkezde yer alıp şehirden uzakmış hissi veren bir park olduğunu da belirtmekte fayda var.  

Daha önce de belirttiğim gibi bu Nil'le ilk yurt dışı gezimizdi ve bu kadar yeri gezerken, arada ufak tefek sızlanmaları olsa da 4 yaşında bir çocuk olarak bize gayet güzel eşlik etti. Hal böyle olunca son akşamımızda onun hoşuna gideceğinden emin olduğum bir yere - Moskova çocuk alışveriş merkezine - gittik. Burası çocuklar için olduğu kadar bizim için de çok eğlenceli bir mini AVM. Her kat ve mağazaların hitap ettiği profil yalnızca çocuklar. En başta Londra'daki kadar olmasa da büyük bir Hamleys var ve burada saatler geçirebilirsiniz. Onun dışında çocukların eğlenmesi için pek çok platform tasarlanmış. Bizi en çok mutlu eden ise ünlü Rus çizgi film kahramanı "Masha ve Koca Ayı"nın karşımıza çıkması oldu. Nil Central Children's Mall'dan o kadar mutlu ayrıldı ki pek çok kez iyi ki gelmişiz dedik. Bence çocuğunuz varsa harika bir yer ama çocuğunuz yoksa da mutlaka görmelisiniz diyebilirim. En azından Moskova'da akşam zaman geçirmek isteyeceğiniz belirli bir mekan yoksa bir akşamınızı buraya ayırabilirsiniz.


Moskova metro istasyonlarını yazmadan yazımı elbette bitirmeyeceğim. Bu konuda çok okudum, çok dinledim ama görünce hissettiklerim anlatılamazdı. Sadece metro istasyonları için düzenlenen turistik gezilerin olduğunu söylersem ne kadar güzel ve önemli olduklarını anlatmış olabilirim sanıyorum. Bütün metro istasyonları değil ama özellikle eski metro istasyonlarını içeren kahverengi hat üzerindeki hemen her istasyon gezilmeli diye düşünüyorum. Her biri ayrı bir sanat eseri , her biri ayrı bir sergi görünümünde. Adeta sanat galerisi gibiler ve çok değer verildiği belli. İlk hallerini korumayı başarmışlar. 


Yazımı bitirmeden çocukla Moskova gezmenin nasıl olabileceği hakkında da bazı düşüncelerimi eklemek istiyorum. Öncelikle pusetle gittiyseniz sanırım Türkiye dahil çocukla gidilecek en son yerlerden biri. Metro istasyonlarına girişte yürüyen merdiven diye bir icat yok. Resimde gördüğünüz, her pusetin rahatlıkla sığamayacağı, dünyanın en anlamsız düzeneği yapılmış. Bu nedenle çocuğunuzu pusette taşıyorsanız Moskova sizin için bir işkenceye dönüşebilir. Üstelik sadece metro istasyonlarına giriş değil, her yerde alt geçit mevcut. Şehir merkezinde yayalar için trafik ışığı diye bir şey yok. Işık yerine alt geçit var ve her yerde! Bu alt geçitlerde de kimi zaman resimdeki düzenek var, kimi zaman ise hiç bir şey yok... Sadece merdivenden ibaret. Nil büyüdüğü için merdivenleri yürüyerek inip çıktı ama yorulursa diye pusetimiz de her daim yanımızdaydı. Mert devamlı o puseti indirip kaldırmaktan kol kası yaptı:)  Şaka bir yana çok sevimsiz bir durum ve asla çocuk dostu bir şehir değil. Çocukları da bir kenara koyuyorum, engelliler düşünülmemiş bile! Bu kadar medeni bir ülkede bu detaylar nasıl düşünülmez benim aklım almadı. Çocuğunuzla gitmek isterseniz diye bu önemli detayı paylaşmak istedim ama bebekle gitmek isterseniz ve macera aramıyorsanız bir daha düşünün derim. 

Bu engellere rağmen yine de Moskova gezimiz bizim için unutulmayacak bir anı oldu. En başta da 4-5 gün boyunca hiç ayrılmadan, işe gitmeden üçümüzün birlikte geçirdiği bir tatil olduğu için Nil çok mutluydu. Onun mutluluğu ise her şeye bedeldi. Evet Nil'i çok yormamak için gitmek istediğimiz her yere gidemedik (mesela hiç müze gezemedik). Fakat "keşke gitseydik" de demedik. Belki büyüyüp genç kız olduğunda bir kez daha gider, topuklarımız ağrıyıncaya kadar gezeriz. O zamana kadar sağlıklı kalalım yeter:) 



Read More »

Moskova Gezi Notları - 2

2 yorum

İlk günü daha çok ulaşım, yerleşme ve yemekle geçirince ikinci gün erken kalkıp otel çevresinde kahvaltı yapabileceğimiz bir yer arayışına giriyoruz. Bu gibi durumlarda Foursquare bizim çok işimize yarıyor çünkü yakın çevredeki mekanları gösterip, tüm yorumları okuma imkanı veriyor. Kısa bir Foursquare araştırmasından sonra КОФЕ ХАУЗ olarak yazılan, Coffee House'ta karar kılıyoruz. Nasıl yazıldığını özellikle paylaştım çünkü Latin harfleri ile Kiril harflerinin pek de alakalı olmadığını küçük bir örnekle göstermek istedim. Hayatımda ilk defa okuma yazma bilmeyen insanların ne hissettiğini Moskova'da anladım. Okuyamamakla tamamen aynı hissiyatı yaşıyorsunuz çünkü sizin bildiğiniz harfler bile başka bir sesi temsil ediyor. Benzetmeye çalışmaksa zaman kaybından başka bir şey değil:)

Yemeklerden bir önceki yazımda bahsetmiştim. Fakat tekrar belirtmeliyim ki diğer ülkelerle kıyaslarsak sanırım Türk mutfağına en yakın ve en rahat yemek yiyebildiğimiz mutfak Rus mutfağı oldu. Üstelik yemek yediğimiz her yerden memnun ayrıldık; buna kahvaltı da dahil. İlk günümüzde omlet, kızarmış ekmek, tuzlu tereyağ ve çay içeren kahvaltı menüsünden istedik. Gayet lezzetli ve doyurucuydu. Gitmeyi düşünüyorsanız aklınızda olsun. Kruvasan ve kahve ile aranız yoksa güzel bir alternatif olabilir. Keza bu ikili bizim damak tadımıza pek hitap etmiyor:) 


Kahvaltının ardından Paveletskaya durağından Kızıl meydana gitmek üzere ilk metro yolculuğumuzu yaptık. Metro ile ilgili en önemli detay oraya gitmeden yanınıza hem Kiril alfabesi hem de Latin alfabesiyle yazılmış bir metro haritası götürmek. Eğer unutursanız ciddi anlamda zorlanabilirsiniz. Hatta unutursanız hemen geri dönmeyi isteyecek kadar Moskova'dan nefret edebilirsiniz:) Harita almadığınız takdirde alfabenin karmaşıklığı nedeniyle anons edilen durağın hangi durak olduğunu anlayamazsınız ve hangi hatta binip ineceğinizi karıştırabilirsiniz. Daha önce de yazdığım gibi harfleri benzetmeye çalışmak sizi daha da zorlar. Fakat önceden hazırlığınızı yaparsanız sorun yaşamadan süreci atlatabilirsiniz. Metro istasyonlarındaki sanat eserlerine ve mimariye daha sonra değineceğim ama metro ile ilgili dikkatimi çeken önemli bir konuya değinmek istiyorum: Gitmeden önce okuduğum bütün bloglarda ve gezi sitelerinde Rusların ne kadar kitap okumaya düşkün oldukları ve bunun en iyi metro yolcukluklarında anlaşıldığı yazıyordu. Hemen herkesin elinde bir kitap olduğu ve en önemlisi bir durak sonra inecek bir kişinin bile hemen kitabını açıp okumaya başladığını okumuş ve etkilenmiştim. Fakat son bir sene içinde yazılmış yazılarda bu alışkanlığın yerini metrodaki WIFI sistemi ile telefon ve tabletlerin aldığını öğrendim ki buna ben de bizzat şahit oldum. Bu durum gerçekten çok üzücü çünkü edebiyatı böylesine güçlü bir toplumun kitap okuma alışkanlığının yüksek seviyede olmasını ve de devam etmesini beklerken kapitalizmin bu derece etkisi altında kalmaları beni şaşırttı. Kim etkisi altında kalmadı ki diye düşünsek de Rus tarihine bakıp verdikleri mücadeleyi yıllar sonra teknolojiye kurban vermeleri üzücü. Keza kitap okuma oranları bize göre yine de çok yüksek olmasına rağmen son yıllarda büyük düşüş gözlemlenmiş. İleriki yıllar için kötü bir başlangıç olacağını düşünsem de hiç bir zaman bizim kitap okuma oranımıza yetişemeyeceklerine eminim (Maalesef ki kötü anlamda).   


Metro detaylarının ardından sıra geldi meşhur Kızıl meydana. Önünde fotoğraflarımızın olduğu St. Basil katedralini görür görmez Nil sevinçten uçtu çünkü hayallerindeki şato tam da buydu :) Nil'e bu yapının aslında bir şato değil katedral olduğunu anlatıp kafasını karıştırmadık ve meşhur St. Basil katedralini "renkli şato" olarak literatürümüze ekledik:) Kızıl meydan aslında enterasan bir yer çünkü Moskova'da gezilecek en önemli tarihi yerlerin hepsi burada sıralanmış. Sadece kızıl meydanı bitirseniz bile çok şey yapmış oluyorsunuz. Biz aynı gün St. Basil'in içini gezip yine Kızıl meydanda bulunan Moskova'nın en eski ve en büyük alışveriş merkezi olan GUM'la kızıl meydanın büyük bir bölümünü tamamladık. GUM'ı klasik bir AVM olarak düşünmeyin. Tarihi ve mimarisi göz dolduran bir bina. İçine mutlaka girilip gezilmesi gerektiğini düşünüyorum. Alışveriş yapacaksanız da lüks markaların hemen hepsinin olduğunu söyleyebilirim. 


Biz GUM'a girdiğimizde reçel festivali nedeniyle bir karpuz - kavun dağı ile karşılaştık. İsteyen dilim meyve, isteyen meyve suyu alıyordu. 


Ben denemek için karpuz suyunu tercih ettim ama aşırı şekerli olduğu için yarısına gelmeden bıraktım. Denememenizi tavsiye ederim! :)


Kızıl meydandan çıktıktan sonra listemizdeki diğer bir bölgeye - New Arbat caddesine doğru yürüdük. Yürürken reçel festivalini de yakaladık. Ailemizin en minik üyesi (!) festival için hazırlanmış her detaya bayıldı ve sayesinde biz de festival alanında bir hayli zaman geçirdik. 


Festival bölgesinden sonra acıkmaya başlayınca akşam yemeği için Nil'in her detayına bayıldığı ve çok eğlendiği Beverly Hills isimli tipik Amerikan restoranına gittik ama çok da memnun kalmadık. Rus yemekleri kesinlikle daha başarılıydı. Fakat dekoru için gidilebilir, bu da aklınızda olsun. Fotoğrafını çekemediğim daha pek çok detayla eğlenceli bir şekilde dekore etmişlerdi. 

Yemek sonrası Old Arbat caddesinden farklı olarak biraz daha lüks ve pahalı restoranların olduğunu duyduğumuz New Arbat caddesindeydik. Fakat beklediğimiz gibi bir cadde ile karşılaşamadık. Lüks değil ama daha çok modern cafe ve restoranların olduğu geniş kaldırımlı bir cadde olduğunu söyleyebilirim. İlla görülmesi gereken bir yer değil ama akşam yemek yemeye ve keyifli zaman geçirmeye gidilecek iki caddeden biri demek daha doğru olur.  

New Arbat'ı da şöyle bir dolaştıktan sonra artık günü tamamlıyoruz. Çocukla gezmenin verdiği rahatlıkla ilk günümüzü yavaş yavaş ve tadını çıkararak bitiriyoruz. Beklentimizi düşük tutup yavaş gezmek de bizim için değişik ve şimdiye kadar alışmadığımız bir deneyim oluyor çünkü şimdiye kadar keşfetmek adına kilometrelerce yol yürümüş, gezilecekler listesindeki pek çok maddenin üstünü çizmiş olabilecekken o maddelerin pek çoğu üstü çizilmemiş olarak otelimize dönüyoruz. Mutsuz muyuz? Hayır, çünkü çocukla gezmek daha çok o bölgenin insanıymış gibi, dolaşmaya çıkarmış gibi oluyor. Diğeri çok kötüymüş ya da bu harikaymış diyemeyeceğim ama tek söyleyebileceğim: Bunu da sevdik galiba... 



Read More »